19 Mayıs 2016 Perşembe

LONTANO - JEAN-CHRISTOPHE GRANGE


Jean – Christophe Grange’ın merakla beklenen yeni kitabı “Lontano” geçtiğimiz hafta yayınlandı. Dün gece bitirdiğim romanla ilgili kısa bir tanıtım yazısı hazırladım.. İçinde spoiler (sürpriz bozan) yoktur gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz..
Baştan söyleyeyim - ilk kez denediği bir şey bu Grange’ın - kitabın devamı var. Devam kitabı “Congo Requiem” Fransa’da yayınlanmış bizde de birkaç ay sonra çıkabilir. Arzu edenler bekleyip iki kitabı peş peşe okuyabilirler ama bu kitap tek olarak da okunabiliyor zira konu devam ediyor olsa da başka bir mecraya yöneliyor. Kitap nihayete eriyor bir şekilde.
656 sayfa. Gözünüze sayfa sayısına göre ince gelebilir. Kullanılan kağıdın kalitesinden kaynaklanıyor. Yine bilindik Grange tarzı: Ortalama 4 – 5 sayfadan oluşan bölümler. Her bölüm merak uyandırıcı şekilde sona eriyor ve arkasından genellikle başka bir konuya geçtiği için içinizdeki merak duygusu hiç azalmadan akıp gidiyor. Diyaloglar yine akıcı. Konu yine enteresan, sıra dışı .. Bir seri katil var. Ve onun peşinde polisler. Çözümü tahmin etmek kolay değil. Şaşırtıyor sizi.
Kitapta altı çizilecek cümle yok yazarın yaptığı alıntıları saymazsak. Grange edebiyat parçalayamıyor ya da bilerek parçalamıyor zira kaliteli yazdığı belli. İstese yapar aslında. Bir kaç kötü kitap yazmıştı meraklıları bilir “Kaiken” gibi örneğin.. Bir de çok beğenilen unutulamayan ilk kitapları “Kızıl Nehirler” , “Leyleklerin uçuşu” vardır. Lontano’yu ise ortalara koyabiliriz.
Kitabın bazı yerleri neredeyse +18’lik. Cinsellik ve şiddet dozu yüksek. Grange okumaya başlamak için iyi bir seçenek değil. Daha önce hiç bu yazarı okumamış olanlara yukarıdaki ilk kitaplarını öneririm. Kitapta çok enteresan alıntılar ve ek bilgiler var. Üzerinde çok çalışıldığı, emek harcandığı belli. Kurgu hatası bulmak zor. Yazılan her ayrıntı bir şekilde temellendiriliyor.
Lontano fazla yerel bir roman. Fransız okuyucular için elbet sorun yok ama bizim aşina olmadığımız yerleşik kültüre dair çok ayrıntı var. Bu nedenle çevirmen Tankut Gökçe sürekli dipnot eklemiş. Hiç bir Grange kitabında bu kadar dipnot hatırlamıyorum. Çevirinin çok iyi olduğunu da belirteyim bu arada ama bu dipnotlar akış hızını olumsuz etkiliyor bazı yerlerde.
Grange şu anda Dan Brown ile birlikte polisiye türünün en iyi yazarları arasında. İkisinin yeni kitabı da heyecanla beklenir. Edebiyatta polisiye türüne fazla değer biçilmez, çerezlik, tatilde okumalık vb. yakıştırmalar yapılır. Belki büyük kısmı böyledir de ama çok kaliteli yazarlar da vardır bu ikisi gibi örneğin.. Heyecan dolu bir okuma keyfi sunması yanında her iki yazarın kitapları da hayata ve insana dair çok şey öğretir. İçlerinde tarih, din, felsefe, sosyoloji, psikoloji vb. pek çok konuyu harmanlanmış olarak bulabilirsiniz. Boş kitap değillerdir.
Sonuç olarak.. Lontano’yu beğendim. Grange tutkunları zaten okuyacaktır. Kararsızlar için okuduğunuza değecek diyebilirim.
Altı çizilecek cümle yok demiştim ama yaptığı konuyla ilintili hoş alıntılar var onlardan biri ile bitireyim. ABD Başkanı Nixon’un sözüymüş:

“Aşk puro gibidir. Söndü mü tekrar yakılabilir. Ama hiçbir zaman aynı tat alınmaz.”

Keyifli okumalar

Yazan: Fatih Şua TAPAR

16 Mayıs 2016 Pazartesi

AVA GİDEN - SEVGİ ERZİ



Artun Ketun altın varaklı kapının pirinç tokmağını çalmak için hamle ettiği sırada kapı açılıverdi. Yeni manikür yapılmış özenle kremlenmiş eli bir an havada kaldı. Kolundaki antika Cartier'e alışkanlıkla baktı tam saatinde gelmişti. Evdeki yeni yetme hizmetçi kız onun gelişini bekliyordu. Hanımı kapı çalmasından hiç hazzetmediğinden işi kapı çalmadan açmaktı. Misafir, uzun holden yüksek tavanlı salona su yılanı gibi sessizce süzülüverdi. Gül ağacı bahünün kenar oymalarına parmak uçlarıyla dokunarak yürüdü. İçi hazla titredi, ahşabın tuşesi kadın teni gibi ılık ve pürüzsüzdü. İki zarif ve çevik adım attı ve altın varaklı, aslan ayaklı berjerlerden Fransız konsola yakın olanı seçip oturdu.  Sonra kıstığı gözleriyle salonu dikkatlice taramaya başladı. Masif ceviz ağacından ve altın varak patineli salon takımının goblen kadife döşemesi hala ilk günkü  gibi yeni, renkleri canlıydı... Yine masif ceviz ağacı cilalı masanın kısrak bacağı gibi düzgün lükens ayaklarını okşarcasına süzdü.

Ev sahibi nazlı bir kelebek gibi süzülerek salondan içeri girdi. İpek mendiliyle bir taraftan gözyaşlarını siler gibi yaparken göz makyajını da bozmamaya gayret ediyordu. Ondan 38 yaş büyük kocası bir gece evvel üzerinde debelenirken son nefesini vermişti. Evleneli üç ay olmuştu. Üç günde hallederim dediği adamın üç ay dayanması asabını bozmuştu. Bu sebepten artık beklemediği bir anda adam  ölüverince sinirleri iyice bozulduğundan bir kahkaha krizine yakalanmıştı. Eve gelen doktor bu krizi ancak yatıştırıcı iğnelerle durduktan sonra müteveffaya bakabilmiş, ölümü onaylamıştı.

Antikacı ev sahibini görünce zarif bir reveransla ayağa kalktı. Hanımefendi kirpiklerini kırpıştırarak göz pınarlarında titreşen yaşlarla mücadele etmeye çalışır gibi yaparken elini uzattı. İnce, soğuk ve hafif nemli eli antikacının alev alev avucuna temas edince içi  bir anda titredi. İkisi de biliyordu ki bu ilk el teması olsa da sonuncusu olmayacaktı. Antikacı bir anda oraya neden geldiğini, salondaki gümüşleri, ipek halıları, kristal avizeleri, hepsi ünlü ressamlara ait olan tabloları, çay takımlarını, tik ağacı yazı masasını, Çin porselenlerini unuttu. Elinde bir kuş gibi çırpınan küçük ve nemli ele tutundu tüm kalbiyle.

Hanımefendi gözlerini yerdeki ipek halıdan ayırmadan konuştu. Sesi kristal sular gibi aktı antikacının kulağında kalbine

-İyi ki geldiniz ben tek başına ne yapacağımı bilemiyordum.

Soğuk ve nemli el bulanık bir geleceğin hayaliyle ürkerek antikacının elinin içinde kıvrandı. Sanki daha da küçülerek tüm benliğiyle bu avuca sığınıyordu. Artun’un  oltaya takıldığı an tam olarak bu andı. Sonradan o an keşke gözlerime baksaydı o zaman görebilirdim gözlerindeki riyayı diye düşünecekti… Oysa hanımefendi de gözlerini ipek halının saçaklarına tam olarak aynı sebepten dikmişti. Gözlerindeki avcıyı tanımasın bu pis sırtlan diye…


Yazan: Sevgi Erzi

14 Mayıs 2016 Cumartesi

ŞÜKÜRLER OLSUN BABAM ÖLDÜ - TÜLAY ÇONKIR GÜLER


Küçük çocuklar için anne baba çok kıymetlidir, bu kıymet bir zaman sonra sıradanlaşır. Günlük hayatta nasıl elimizi kolumuzu kullanırken o uzvun farkında değilsek, her şey sıradan geliyorsa işte o kadar sıradan hale gelir varlıkları, sevgileri. Küçük halimiz kadar muhtaç değilizdir onlara. Severiz, arada arar sorarız ama kendi kanatlarımız üzerinde uçmaya başlayınca , sorumluluklar artınca, dünya telaşı araya girince; bir görev , aradan çıkarılması gereken bir ödev gibi arar sorarız. Telefonu kapatır , hayatımıza devam ederiz. Sevmeye severiz de kendi evladımız kadar sık ve yüksek duygulanımla sarmayız……ta ki kaybetme korkusunu yaşatacak bir olayla karşılaşıncaya kadar.

Dört kız kardeşiz biz. Sevgi dolu, bizi hiç kırmayan , dışarıdan bakınca çok ciddi , ters gözüken ama pamuk kalpli bir adamdı benim babam.Benim babam dedim ya sanırdım ki en çok benim babamdı. Diğer üç kardeşim de aynı duyguları hissetti mi, bu hissi yaratan babamın başarısı mıydı hiç bilemedim. Cesaret edip soramadım. Alacağım cevaptan korktum sanırım. Kendimi diğerlerinden hep bir derece daha kıymetli hissettirdi bana. En çok bana güvendiğini, en çok beni sevdiğini düşünürdüm.

Sağlıklı bir adamdı, 69 yaşına kadar kendini delikanlı gibi hissettiğini, daha 18 yaşında olduğunu söylerdi. Arada baş ağrısından bahsederdi ama hiç sızlanmazdı.

Bir MR sonucu dünyamıza bomba gibi düştü. Kafa içinde on kafa çiftini saran , arka çukur tümörü tespit edildi. İyi huylu diyordu rapor. Ailedeki tek sağlıkçı benim. Herkes dönüp bana sordu ; ne olacak. Eh iyi huylu diyor, alınır biter sanıyorlardı. Büyük dedim , çok bir şey ifade etmedi. İyi bir cerrah bulunacak, gerekirse ülkenin en iyi ustasına ulaşılacak ve babam kurtuluverecekti. Çünkü iyi huyluydu.

Arkadan büyük savaşımız başladı. Babama bu haberi vermek tabi ki bana düştü. Çok sakin karşıladı, vade geldiyse ne yapalım dedi. Yok dedim babacım, o kadar kolay pes etmek yok. Pes etmedik gerçekten. Uzun soluklu bir mücadele verdik..Harika hocalar da gördük, nefret edilecek kadar etik dışı davrananlar da. İki büyük ameliyat ve özel bir ışın tekniği tedavi ile babacım 4 yıl kadar orta kalitede bir hayat sürdü. Sonra yavaş yavaş yatağa bağımlı hale geldi. Günden güne ağırlaştı ama bilinci hep açıktı.

Bu süreç bana babama tekrar çocukluktaki saflıkta sevgi gösterme, onu öpme koklama şansı verdi. Kaçınız babanıza ‘’ tatlım benim, tombişim, canımın içi diyorsunuz, durup durup öpüyorsunuz bilemiyorum ama ben hastalanmadan demiyormuşum. Bir fırsat yakaladım ve doya doya değerlendirdim.

Son altı ayı gözümüzün önünde eriyerek geçti. Ve benim kabuslarım arttı. Ne kadar daha kötüleşecekti, trakeostomi, decübit bizi neler bekliyordu. Yoğun bakıma kaldırıldı haberi şubat tatilinin ilk günü geldi. Tüm kardeşler memleketten uzak yaşıyoruz. Hemen toplandık. Bir haftalık bir yaşam mücadelesi başladı.

Orada da her gün daha kötüleşti.Onu son gördüğümde solunum cihazı bile akciğerlerin havalanmasına yetmiyordu. Yoğun bakım refakatçi odasında oturup uzun uzun ağladım ve ‘ Allahım eğer onu benim için tutuyorsan ne olur al artık , çektiği eziyet bitsin artık ‘’ diye dua ettim.Bu sırada kendimi daha önce hiç hissetmediğim manevi bir koridorla kaplı hissetmiştim. Bence babam da beni hissetti. Kalkıp eve gittim . Ben daha yoldayken, babamın 45 dakika resüsitasyonda uğraş verilmesine rağmen kurtarılamadığı haberi gelmişti. O benim hissettiğim, dualar ettiğim zamanlardı. O anda duyduğum acıyı ve rahatlama hissini ömrüm boyunca unutmayacağım sanırım. Bitmişti , acıları dinmiş, huzura kavuşmuştu. Tüm hastalık sürecinde ama özellikle son altı aydır yaşadığım korkular bitmişti.

Şimdi naçizane tavsiyem anne babanız yaşıyorsa gidin sarılın. Sevdiğinizi söyleyin, sevdiğiniz gösterin. Zor günler geçirdik ama aniden kaybetseydim ben bu fırsatı yakalamayacaktım. Ve anne babası ölen biri ‘’şükür ‘’ diyorsa eleştirmeyin. Bir evlat eğer babası öldüğünde ‘’ şükür öldü’’ diyorsa vardır bir bildiği.

Yazan: Tülay ÇONKIR GÜLER

E-RÖPORTAJ:ÖZLEM BİRSEL GRAVES


Sizlere daha önce tanıtımını yaptığım Mutfaktaki Teselli isimli kitabın yazarı Özlem Birsel Graves ile yaptığım e-röportajı sunmaktan mutluluk duyuyorum.

Özlem'in kitabı için sanırım en doğru tanım şu olur. Hayatın yemek sembolüyle samimi, hüzünlü, acıklı yer yer komik bir anlatısı: “Mutfaktaki Teselli”

Kitabınız Mutfaktaki Teselli ilk bakista bir yemek tarifleri kitabi izlenimi veriyor, okumaya basladiginizda ilk sayfalarda bir anı kitabı olduğunu sanıyorsunuz, derken yoğun analizler ve hayata dair derin sorgulamalarla örneğin. evlilik, yaşli olma hali gibi algıları okuyunca şaşırıyorsunuz. Kitabinizin türü sizce nedir?

Türler arasiı gezen bir kitap diyelim. Kitabım yemek tarifleri ya da bir kişisel gelişim kitabi olmadigi gibi gezi, anı, beden ve ruh sağlığıi kitabi da değil. Yemek bir sembol kitabimda, sevginin sembolu. Otobiyografik bir deneme de denebilir. Ayrıca, görevi bu olmasa da bir rehber kitap niteliğinde. Ingiltere’ye yolu düşenler icin yol gösterici ve aydinlatıcı. Noel etkinliklerinden, solucan toplama şenligine dek detayli hatta obsesif bir ton informasyonla dolu.

Niye mutfakta teselli ariyorsunuz?

Ben aslinda mutfakta yillar once ani ve erken kaybettigim annemin izlerini sürüyorum ve bu şekilde ona dokunmaya çalışıyorum. Bu dünyadan göçüp giden annemle artık aramızdaki en güçlü bağ yemek yapmak, ona erişmenin bir yolu bu. Tadlar, kokular, dokular, anilar, kelimeler hatta mevsimler bile gecmise gömülmüş sıradan bir çocukluk ya da genclik anımıza geri dönmemiz ve duygusal keşifler yapmamız icin yeterlidir. Yemek yaparken onun, ustamın beni izledigğini hayal ediyorum bazen, onun yaptığı gibi yapmaya gayret ediyorum yemeklerimi, bu beni teselli ediyor.



Kitabınızda tema olarak mutfak ve psikolojiyi ele aldınız. Bunun nedeni nedir?

Çünkü yemek ve ruh halimiz arasında görünmez bir köprü var. Örneğin derin ve ani mutluluk, aşk gibi duygular bizi bazen deli gibi yedirtirken bazen de yemeden içmeden keser. Tatlı, annemizin çocukluğumuzda bize uslu durduğumuzda verdiği mükâfat, üzüldüğümüzde ise elimize tutuşturulan tesellidir ve çoğumuzun ruhundaki karşılığı sevgidir. 

Kitabinizda eskinin kiymeti uzerine ovguler de var. Peki sizce kitabiniz ayni zamanda nostaljik mi?

Bence degil, kitabimda gecmise ovguler yok degil özellikle de tadlara. Ancak gercek olan su ki, cocuklugumuza ait ozledigimiz o guzel tadlar , o mekanlar aslinda o zamanlar yanI basimizda o ani paylastigimiz arkadaslarimizla, hayatta olan yakinlarimizla bir butundur. Nostalji adi altinda gecmise dosedigimiz ovguler buyuk ihtimalle icinde bulundugumuz anin zorlugu ya da gelecekten yana olan umitsizliginden olsa gerek.

Peki Ozlem bu kitabi yeni kitaplar takip edecek mi?

Ilk kitabimi yazarken yazmanin çok zaman, konsantrasyon ve enerji isteyen bir süreç oldugunu anladım. Yazmakla da iş bitmiyor, edit ve basım aşamaları derken tahmin edilenden çok daha uzun zaman alabiliyor.  Bununla birlikte bir kez yiyip tadini, verdigi hazzi bir daha hic unutamadiginiz bir yemek gibi insanin aklindan cikmiyor. Yeni kitabimin arastirma surecindeyim. Karanlik ve konusulmaktan pek hoslanilmayan ya da gormezden geldigimiz konulari seviyorum.
Bu kitabımda bir bölüm var. Adı “yaşlılık kokusu” Yaşlılık kokusu bizi bazen teselli eder, bazen de ürkütür, ölüm kokuyor derler ya, oysa bu koku ayni zamanda teselli edicidir bize ninelerimizi, dedelerimizi anımsatır. Tamamen bunu sorguladığım bir bölümdür. Yaşlılık ve ölüm teması bende merak uyandırıyor, bu konunun üzerine gitmek niyetindeyim. Hayatının sonuna yaklaşmış, ölüme yakın olan insanların hissettikleri çok ilgimi çekiyor. Belki de henüz o yaşa gelmediğim için ve kendi anne babamın yaşlılıklarını göremediğim içindir bu merak, kimbilir...



Akhisar seninle ortak noktamız. Çocukluğumuz, ilk gençliğimiz orada geçti. Çok fazla ortak arkadaşımız var. Akhisar deyince soylemek istedigin üç cümle?

Egeliyim, Akhisar’da buyudum. Dogup buyudugumuz, yakinlarimizin gomulu oldugu topraklar insan nereye giderse gitsin memleket olarak kaliyor. Akhisar benim icin gunesin sararttigi otlarin kokusunun hanimeli ve feslegene karistigi bir yaz ogle sicagi, ergenlik yillarim, ilk askin heyecani, balkonda yenilen aksam yemekleri, dingin, telassiz uzun zamanlarimizin oldugu naif gunler.
Kitabinizin otobiyografik bir deneme oldugunu soylediniz. Peki yazmak hayatinizda neleri degistirdi?
Kitabım ayrıntıda orta yaş ile birlikte sorguladığım kendi yaşamım ayni zamanda dolayisiyla yazma eylemi ruhen ve bedenen sancılı bir süreç olmakla birlikte bana şifa oldu. Çünkü yazarken aslında içimi döktüm, yazdım, yazdım hatta çizdim ve sonunda ortaya bu kitap çıktı. Yani bir bakıma yüreğimi serinletmek için yazdım diyebilirim. Hayata dair tatli, tuzlu ne varsa...



Çok teşekkür ediyoruz Özlem bizimle bu güzel söyleşiyi yaptığın için. Uzaklarda başka bir kültür içerisinde yaşamana rağmen bırak buraları unutmayı çevrendekilere kültürümüzü ve lezzetlerimiz anlattığın için de teşekkür ediyoruz, bu güzel kitapla tanışmamızı sağladığın için de. Yeni kitaplarını merakla bekliyoruz.Başarılarının devamını diliyoruz.

E-Röportajı Yapan: Oktay Tolga BÜYÜKHİLAL

11 Mayıs 2016 Çarşamba

SATRANÇ - STEFAN ZWEIG




Stefan Zweig'in ölümünden hemen önce tamamladığı, yükte hafif pahada ağır denebilecek 83 sayfalık kısa ama dolu dolu kitabı...


Kitabın ismini ilk okuduğumda (kendimde bir satranç sever olarak )teorik bilgi vermiyorsa, satranç ile ilgili nasıl bir kitap yazılabilir diye düşündüm. Ama Zweig ruhsal analizler ile savaş ve satrancı mükemmel harmanlamış ...



Hikaye Newyork 'tan Buenos Aires 'e giden bir yolcu gemisinde tesadüfen karşılaşan dünya satranç şampiyonu,Dr. B ve sıradan bir yolcu arasında geçiyor. 


Dr. B ile insanın hiçlik karşısındaki ruhsal durumu,tepkileri, duyguları ve varolma çabası anlatılıyor. 2.dunya savaşında nazilerin Dr. B ye uyguladığı psikolojik işkenceyi okurken, her zaman etrafımızda olan ama hiç önem vermedigimiz şeylerin bizi nasıl hiçlikten kurtarıp, hayatımızı oluşturduğunu anlıyor insan...

"Dünyada hicbirsey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz. "Syf 37

Satranç ile köşeye sıkışmış, baskılara maruz bırakılmış insanın tepkileri, her adımın önemi, her hamleden sonra yeni oluşan olasılıkların tahmin edilmesi,önlem alınması, savunma, rakibi yenmek için tüm düşünce gücünü harcaması, tehlike anında çelik gibi bir irade ile tepkileri anlatılıyor. Satranç ta tıpkı savaş gibi ,zafere ulaşmak için her yolun denendiği bir oyun...

Stefan Zweig ve Satranç kitaplığımda yer alması gereken kitaplar listesinde yerini aldı. .

"Sonsuz eski,ama buna rağmen sonsuz yeniydi, kuruluşu bağlamında mekanikti, ama yalnızca imgesel gücü aracılığıyla etkinlik kazanabiliyordu,geometrik açıdan kaskatı bir uzamla sınırlıydı ve bu arada kombinasyonları bağlamında sınırsızdı, kendini sürekli geliştiriyordu, ama durağandı, hiçbir yere götürmeyen bir düşünce eylemiydi, hiçbir şey hesaplamayan bir matematikti, bütün halklara ve zamanlara ait bulunan, duyuları bilemek, ruhu gergin tutmak için dünyaya hangi tanrının getirdiği kimsece bilinmeyen tek oyundu "syf 12

Yazan: Mine HACIİSLAMOĞLU

10 Mayıs 2016 Salı

THE BRAND NEW TESTAMENT - YEPYENİ AHİT


"Tanrı var ve Brükselde kızıyla beraber yaşıyor" cümlesiyle başlayan bir filmden ne bekliyorsanız onu bulacaksınız. Dini eleştiriler ve taşlamalar içeren fantastik bir komedi. 

Kahramanımızın adı Ea. Simpson formatında yaşayan babasının ilgisizliğinden ve annesine kaba davranışlarından bıkmıştır. Babası Tanrıdır ve işini çok iyi yapmamakta insanlığa sevgi dolu yaklaşmamaktadır. Tam aksine bilgisayarı ile dünyayı ve kuralları düzenlerken "yere düşen reçelli ekmeğin hep reçelli tarafı yere yapışır", "sizin girdiğiniz değil diğer sıra hep hızlı ilerler" gibi hayatı zorlaştıran kurallar koymaktadır.


Ea bir gün yasak bilgisayarı kullanıp herkese ne zaman öleceğini bildiren bir SMS atar ve evden kaçar. Ölüm tarihini bilmek bir ödül müdür yoksa ceza mıdır? Bunu bilirsek dini itaatimiz sürer mi ? Seyrederken bu soruların cevaplarını düşündüren bir film.

Yepyeni ahiti yazabilmesi için mevcut 12 havariye ek 6 havari bulmalıdır ve bunları yine kaçmadan önce bilgisayardan rastgele seçer ve tek tek hepsini bulur ve görevini anlatır.

Mr.Nobody filminin yönetmeni Jaco Van Dormael'den güzel ve seyredilesi bir festival filmi. İyi seyirler.

Yazan: Oktay Tolga BÜYÜKHİLAL

OLMADI BE HASAN AMCA - TÜLAY ÇONKIR GÜLER


Az değil 6 yıldır Aile Hekimleriydi, artık neredeyse ailedendi. Sıkıntılarını biliyor ve üzülüyordu. İyi adamdı Hasan amca. Efendiydi, saygılı ve anlayışlı.. Evin kadını –adamı. Bulaşıkçısı, temizlikçisi, aşcısı her şeyi...Bir de taktir edilse, bir güler yüz görse, ne gezer. Ancak söylenir, tafra yapardı ; huysuz Resmiye teyze.

Kadını sağlıklı hali ile görmemişti ama tahmin edebiliyordu. Bu tip insanları tanırdı. 23 yıllık hekimdi eh biraz tanısındı. İlk gördüğünde eklem şikayetleri sebebiyle evin içinde yardımla yürüyebilen, kontrolsüz bir diyabet hastasıydı. Zamanla yatağa bağımlı hale geldi. Ve kaprisler huysuzluklar arttı. Aynı apartmanda kapı karşı komşusu el değildi; oğlu ve gelini oturuyordu orada. Keşke el olsaydı, arada kapısını açıp hal hatır sorarlardı belki. O insanlara da hak veriyordu. Kim bilir neler yapmış, neler söylemişti. Eve gelen bakıcılar da durmuyor , daha ay dolmadan kaçıp gidiyordu. Buradaki denklemde tek çözümsüz Resmiye teyzeydi ona göre.

Hasan amca 2-3 haftada bir gelir, ikisinin de biten ilaçlarını yazdırır, biraz dertleşip giderdi. Aile Hekimi onu nasıl seviyorsa, Hasan amcanın da kendini öyle sevdiğini hissederdi. Tamam kızım, sen bilirsin kızım, ne yapalım kızım… iki lafından biri kızımdı. Olmayan kızı yerine koymuştu belki de , kim bilir?

Doktorların bazı hastaları özeldir. Onlar için ayrı sevinir ayrı üzülürler. Empati sempatiye döner ister istemez. İşte o özel insanlardandı Hasan amca.

Genel durumlarına bakınca Resmiye teyzenin yaşam beklentisi daha kısaydı. Resmiye teyze öldükten sonra biraz nefes alabilse , sağlıklı birkaç yılı olsa da hem ruhen hem de bedenen dinlense diye umut ederdi Hasan amca için.

O pazartesi yine gelmiş, ilacını yazdırmış, belediyenin temizlik için gönderdiği hanımların uzun süredir gelmediğini, zaten son bakıcının da kaçıp gittiğini söylemişti. Doktor belediyede çalışan meslektaşı ile iletişime geçmiş, Hasan amcaya ‘’sıkılma sen, bir iletişim sıkıntısı olmuş, doktor bey konuşacak’’ demişti. Sonra gitti Hasan amca.

Son kezmiş görüşmeleri. Salı günü sessiz sedasız , yormadan , üzmeden ayrılıvermiş bu dünyadan.

Doktor duyunca çok üzüldü."Olmadı be Hasan Aamca" dedi. "Sen kalacaktın, azıcık rahat edecektin, olmadı".

Aradan biraz zaman geçti, komşuları olan bir hasta geldiğinde Resmiye teyze nasıl, kim bakıyor diye sordu. Öldü dedi kadın. "Yok Hasan amcayı sormadım teyzeye kim bakıyor" kırkı çıkmadan o da gitti ardından dedi.

Ah be Hasan amca bu hiç olmadı, orada da rahat yok sana . Bari orada kafanı dinleseydin. Bu dünyada görmediğin huzuru orada yaşasaydın diye düşündü doktor saçma olduğunu bile bile. Özleyecekti Hasan amcayı, kalbinde; kaybettiği, sevdiği ve unutmayacağı hastalarının arasına yerleştirdi onu da. Nur içinde yatsın inşallah diye sessizce dua etti.

Yazan: Tülay ÇONKIR GÜLER

9 Mayıs 2016 Pazartesi

ONCA YOKSULLUK VARKEN - EMILE AJAR


Okuyabileceğiniz en içli kitaplardan biri.. Madam Rosa; fahişelerin kaza ile hamile kalıp doğurdukları çocukları para karşılığı bakması için yanına bıraktıkları Yahudi bir kadın.. Momo; doğduktan hemen sonra bırakılan ve bir daha aranıp sorulmayan Arap bir çocuk..Kitap Momo’nun ağzından anlatılıyor. Başlıyorsunuz bismillah ikinci sayfada karşınıza şu paragraf çıkıyor:
"Madam Rosa'nın sadece ay sonunda gelen bir havale için bana baktığını önceleri bilmiyordum. Bunu öğrendiğim zaman artık altı ya da yedi yaşımı doldurmuştum, parayla bakıldığımı bilmek beni iyice sarstı. Madam Rosa'nın beni bedavaya sevdiğini, birbirimiz için bir anlam taşıdığımızı sanıyordum. bütün bir gece ağladım; ilk büyük kederimdi bu."
Ve böyle Momo’nun bazıları komik ama çoğu acıtan tespitleriyle akıp gidiyor kitap. Okunduktan sonra unutulamayacak kitaplardan..
"Önceleri annem olmadığını, hatta bir annem olması gerektiğini bile bilmiyordum.”
“Kaçmak diye bir şey yoktur orada olmayı istememek vardır”
“O kadar çok ağlıyordu ki çişim geldi”
"Çünkü mutluluk özellikle yokluğuyla tanınan bir merettir"
"Gebermek istediğiniz zamanlar, her zamankinden daha güzel olur çikolatanın tadı."

NOT: Kitabın üstünde yazar adı olarak Emile Ajar yazıyor ama böyle bir yazar yok aslında.. Romain Gary’nin “yalnızca kendim olmaktan bıkmıştım” gerekçesiyle kullandığı takma isim bu.

Yazan: Fatih ŞUA TAPAR

YER SOFRASI - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ


Hep birlikte oturdular yer sofrasına. Mavi kareli sofra altı ayağının altındaydı. Kızdı annesi.
‘’Günah olur’’ dedi. ‘’ Basılmaz onun üstüne, Allah çarpar sonra seni ‘’
Aslında pijamasına benziyordu deseni. Pijamasında, koyu griden karaya birbiri içinden geçiyordu kareler.
''Keşke kırmızı olsaydı pijamam'' diye düşündü, rüyaları da kırmızı olurdu belki. Oysa şimdi kara rüyaları, karabasan gibi, aynı kara desenli pijaması gibi.
Kirini göstermesin diyeymiş. Deterjan parası çok tutuyormuş çabuk kirlenince.
Ayaklarını çekti hemen mavi kareli sofra altı bezinden. Çarpılmak istemezdi ne de olsa.
Bakır tepsi vardı üstünde. Kenarları kararmış. Kalaycı da geçmiyor ki ne zamandır.
Ortada kocaman bir tas tarhana çorbası. Çok moda olmuş şimdi şehirde. Çok para veriyorlarmış köyde yapılınca.
Annesi yapsa keşke çuvalla diye geçirdi içinden. Karşılığında sucuk alsa. Bir çuval tarhana, bir çuval sucuk.
Sahanda pişirse yağlı yağlı, Ekmeğini bansa içine. Parmağının kenarına bulaşsa. Hoop yalasa aşağıya akmadan. Annesi kızsa;
‘’ Damlatma üstüne yağını, deterjan parasına yetişemiyorum çamaşırlarınızı yıkarken.’’
Hoşaf da yapmış annesi. İçinde üzüm taneleri, komşu Şehriban Teyze vermiş üzümü. Halbuki vişne seviyor o. Ekşi ekşi.
Daldırdı kaşığını tasın içine. Üzümlerini seçiyor içinden. Kaşığıyla eline vuruyor annesi.
‘’Suyundan da al. Kardeşin de yiyecek tanelerini’’
Ama kardeşi zaten sevmiyor ki hoşafı. O ancak ekmeği kemirsin kabuk yerinden.
Ah keşke sucuk olsaydı şimdi.
Belki büyüyünce o da tarhana yapar. Hem de çuvalla. Satar şehirde. Çok para verirler. O da gider sucuk alır hepsiyle. Yapar sahanda. Yağlı yağlı.


Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

PİNO KOKAN ATKI - SEVGİ ERZİ



Koku bellekte en uzun süre kalan duyudur. Yani en güçlü hafıza koku hafızasıdır. Çünkü koku duyusu beyne en kısa yoldan iletilir. Koku ile limbik sistem (heyecan, refleks ve bir kısım davranışları ayarlayan merkez) arasında sıkı bağlantılar vardır. Yıllar geçse bile burnumuza gelen bir kokuyla zaman yolculuğu yapabiliriz bir anda. Aynen bu gün benim başıma gelen gibi...
Arabamı servisten alıp koştur koştur markete gittim. O bu derken deodorant reyonunun önünde durdum. Bir tane Axe Apollo'yu acele ile alıp sepete attım. Bir an gözüme First Class çarptı. Neden bilmem alıp bileğimin iç tarafına sıktım. Ben lisedeyken erkekler iki kokuyu kullanırdı en sık. Biri First Class diğeri ise Pino idi. First Class'ın kokusu hiç değişmemiş neredeyse. Aynı anda Pino'nun son derece keskin kokusu da hafızamda canlandı. Bir anda lise yıllarıma ışınlandım. Son teneffüste çantama sıkıştırılan bir atkıyı eve gidince bulduğum ana geçtim oradan jet hızıyla. Atkıyı çıkarır çıkarmaz tüm odama yayılan Pino kokusu tekrar doldu genzime. Atkının içinden düşen kağıt, kağıttaki titrek el yazısı...Yarın böyle kokan sınıfta olacağım diyen şimdiye kadar gördüğüm en romantik mektup. ‘’Odayı leş gibi kokuttu ben anneme ne diyeceğim?’’ telaşıyla söylene söylene atkıyı dolabıma tıkışım. Annemin o esnada gelip ‘’Ne kokuyor bu odada?’’  diye soruşu... Ertesi gün sabahtan sınıfları koklayarak komşu sınıfta kocaman gözlerle bana büyülenmiş gibi bakan çocuğu bulup atkısını suratına atmam... Kıpkırmızı kesilen yüzü...Hepsi milisaniyeler içinde zihnimden geçti. O heyecanlar ne tatlıydı, ne güzeldi 
Oradan tekrar başka bir anıya ışınlandım. Güzel kokuyu, kokanları, kokmayı o yaşlarda da severdim. Öğrenciyiz işte, harçlığımız belli. Paramdan arttırıp kendime o aralar yeni çıkan atomizer Reward'lardan almıştım. Bitmesin diye gıdım gıdım kullanıyordum. Yine başka bir teneffüste bizim oğlanlardan biri çantamdan Reward'ımı al sıktıra sıktıra kokuyu bitir. Ben sınıfa geldim ki; sınıf çiçek bahçesi gibi kokuyor… Tanıdık bir koku ama...Bir anda yıldırım çarpmışa döndüm koşarak sırama gittim, çantama baktım ki koku yok. Çöpte yamuk yumuk kutusunu bulduğumda yaşadığım üzüntü ve kızgınlığı hala anımsıyorum. O zamanlar bir koku bizim için çok kıymetliydi, zor bulunur bir şeydi.

Üniversitede ise en sevdiğim koku kırmızı Bac'tı. Onsuz olamam dediğim bir kokuydu. Sonradan üretimden kalktı önce zor bulunur oldu, Sonra tamamen yok oldu. Ondan beridir de belli bir kokuya bu benim kokum demedim. Evde en az bir kaç çeşit kokum olur o gün canım hangisini çekiyorsa onu kullanırım. Bazen spor bazen çiçek bazen sandal ağacı ağırlıklı, canım çekerse erkek kokularından birini hatta bazen direk çiçeklerin yağını kullanırım koku niyetine mesela mavi anemon yağını..Ya da kolonyalar iğde, ıhlamur gibi.  Şimdi tam mevsimi bu kokuların. İçe baygınlık verecek derecede sarhoş edici bu kokuları çok severim. Aşka yakın bir duygu verir sanki bilhassa iğdeyle, ıhlamurun kokusu. Yağmurdan sonra gezinirken dikkat edin bu aralar muhakkak burnunuza çalınacak notaları ferah ferah... İşte o zaman beni hatırlayın.
Yazan: Sevgi ERZİ

7 Mayıs 2016 Cumartesi

ÜSKÜDAR KANAAT LOKANTASI


GOOGLE HARİTALARDA KONUM

Yemek yemeyi yeni lezzetler tatmayı çok seven birisiyim. Bir seyahate çıkacaksam üç aşağı beş yukarı nerede duracağım nerede ne yiyeceğim bellidir. Eksik bişi kalmasın diye 2 günde 8 öğün yediğimi bilirim.

Kanaat Lokantası yıllardır listemde olmasına rağmen ve son yıllarda neredeyse her ay İstanbul'a gidememe rağmen bir türlü yemek yemeyi beceremediğim bir lezzet durağıydı. Son İstanbul seyahatimde yani 1 Mayıs 2016'da Kanaat lokantasına gitme fırsatını yakaladım.


TABELA

Üsküdar'da sahile yakın bir caddede tarihi çok eskilere dayanan bir esnaf lokantası burası. Şansımızdan mıdır bilemem park sorunu yaşamadık hem de iki araç ile gelmiştik.

Girişte sağda önce tatlıların sonra da zeytinyağlı yemeklerin bulunduğu iki tezgah var. Sıcak yemekler ise daha içeride sol tarafta.


TATLILAR


ZEYTİNYAĞLILAR


SICAK YEMEKLER

Ortam çok lüks görünmüyor ama temiz ve düzenli. Garsonların hemen hepsi orta yaşın üzerinde ve uzun yıllardır bu işi yaptığı belli olan profesyonel kişilerdi.

Ben gitmeden ne yiyeceğime karar vermiştim. El Basan Tava'yı çok severim ve Kanaat Lokantası'nın da en güzel yemeklerinden birisi olduğunu uzun zamandır biliyordum. Son kalan porsiyon benim olmuştu mutluydum.


EL BASAN TAVA

Sofrada Taze Bakla, Tas Kebabı,  İç Pilavlı Kuzu Tandır vardı ana yemek olarak. Ben soğuk yemek olarak İmam Bayıldı'yı tercih ettim.


İÇ PİLAVLI KUZU TANDIR (RESİM ÇEKİLENE KADAR YARISI BİTTİ :) )

El Basan Tava'da beşemel sos benzeri süt yerine yoğurdun kullanıldığı daha koyu bir sos olur hatta harç diyebiliriz. Onun için kullanılacak yoğurt bence biraz fazla ekşi bir türdü daha tatlı yoğurt olsa bence daha güzel olurdu tadı ve kıvamı patates püresine yakın olunca daha çok seviyorum (En güzel El Basan Tava'yı nerede yiyebileceğiniz de umarım ilerideki yazılarımda sizlere söylerim. Bir ipucu vereyim Akhisar'da).

Tatlı olarak Kabak Tatlısı' ve Kaymaklı Ekmek Kadayıfı'ydı tercihlerimiz. Kabak tatlısının üzerine  bol ceviz serpmişler ama biraz da tahin dökülse bence daha lezzetli olurdu.


KABAK TATLISI


KAYMAKLI EKMEK KADAYIFI

Yemekler ve tatlılar güzeldi lezzetliydi ama açıkça söylemek gerekirse daha iyilerini yemiştim sofradakilerin tümünün. Yine de o El Basan Tava'nın hatırına öneririm.

Garsonumuz biraz sert biriydi dayanamadık yemek bitince şakayla karışık lafımızı soktuk. "Çay isteyeceğiz ama korkumuzdan isteyemiyoruz" dedik gülerek. Garsonumuz da "Peki o zaman çayı komi getirsin" diyerek şakayla karışık laf sokmada eşitliği sağladı. Çayımızı da içtik o güzel lezzetlerin üzerine.

Hesap umduğumdan oldukça uygundu. 3 et yemeği, 1 etli yemek, 3-4 zeytinyağlı, 2 tatlı 139 TL'ydi. Önemli uyarı kredi kartı kabul edilmiyor nakit ödeme yapılıyor.
Navigasyonla kolaylıkla bulabildik.

Adres: Selmani Pak Caddesi No:25 Üsküdar İstanbul
Telefon:0216 341 5444

Yazan: Oktay Tolga BÜYÜKHİLAL
7 Mayıs 2016 
Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.


6 Mayıs 2016 Cuma

BİR ÇALGICININ SEYAHATİ


Okuma tutkumda büyük rolü vardır bu kitabın.. Nasıl ayıla bayıla okuduğumu hala hatırlarım. Alman çocuk – gençlik edebiyatına ait yazarı belli olmayan ve anonim kabul edilen bu kitapta Alfred Müller ile ona eşlik eden Friedrich Şüller isimli iki arkadaşın yolculuk maceraları anlatılıyordu. Günümüzde fazla bilinmese de ilk yayınlandığı yıllarda (İlk olarak 1907 yılında basılmış) çok okunan arka arkaya baskıları yapılan bir kitapmış. Kitabı ilk kez, yaşadığım ilçenin kütüphanesinden alıp okumuş akabinde sonra yeniden okumak için bir iki kere daha almıştım. Yıllar sonra aklıma geldiğinde bulup satın da aldım. Ekli resim halen kütüphanemde olan kitaplara ait.
Buraya kadar özet bilgi.. Eminim yaşıtım olan arkadaşlarımın çoğu bu kitabı biliyor ve okumuştur ama şimdi yazacaklarım ilk kez duyuluyor olabilir... Ben de Ekşi Sözlük’ten öğrendim ve çok şaşırdım.
Üstünde yazar ismi yazmaz. Dediğim gibi kitap Alman edebiyatından yazarı belli olmayan anonim bir eser olarak kabul ediliyor ama enteresan olan şu ki kitabın Almanca orijinali yok. Yani kitaptan Almanların haberi yok. Neyin nesi o zaman? Ayrıca bazı kaynaklarda da yazar olarak Kemal Tahir’in adı geçiyor. Durum iyice garip bir hal almaya başladı sanırım. Hadi okuyalım o zaman:
Kitabın ilk üç baskısı eski harflerle dördüncü baskıdan itibaren ise yeni harflerle yapılmış. Kitap gerçekten de Almanca’dan uyarlama ama öyle değiştirilmiş ki yerli bir roman kabul etmek daha doğru. 
Alman yazar Joseph Freiherr von Eichendorff’un Aus dem leben Eines Taugenichts (Bir haylazın hayatından) isimli minik bir kitabı vardır. İşte bu kitaptan benzerlik değil de belki esinlenme denebilecek şekilde ortaya “Bir çalgıcının Seyahati” çıkar. Bu ufak kitapta ne Alfred Müller ne de Friedrich Şüller var.. Bu isimler bize ait. Mehmet Tevfik Bey isimli yazar o zamanlar yabancı dilden çevrilen romanlara daha büyük ilgi olduğu için bu minik kitaptan esinlenerek genişlete genişlete iki ciltten oluşan koca bir roman çıkarmış. Kendini de hiçbir zaman ortaya çıkarmamış bir Alman yazar ismi de uydurmamışlar. Anonim diye duyurmuşlar ve böylece Alman edebiyatına kendilerinin bile haberi olmadan değerli bir eser kazandırılmış. Şaka gibi bir hikaye..

Peki Kemal Tahir ne alaka derseniz: Şimdi hani adettir ya küçük çocuklar için çok sayfalı kitapların, klasiklerin filan kısaltılmış versiyonları yapılır. İşte kitabı basmayı düşünen Yeni Kitapçı sahibi Kenan Sertel Kemal Tahir’den dilini biraz sadeleştirmesi ve kısaltmasını rica eder. O da dörtte bir boyutuna kadar kitabı kısaltır. Hatta Kemal Tahir bir sohbette “romanda bir papaz vardı benim müslümanlığım tuttu onu marangoza çevirdim” der. Bazı baskılarda sanki o yazmış Kemal Tahir’in adı geçmesi tamamen basan kişilerin işgüzarlığıdır.. Kendi bilgisi dahilinde değildir.
Yazar olarak bahsi edilen Mehmet Tevfik ile ilgili araştırmalar sonuç vermez. Sadece bahriye subayı olduğu başka bir kitabı bulunmadığı bilgisi alınır o kadar. Bu konu hala bir muammadır..
Çocukluğumun yabancı bir roman sandığım büyülü kitaplarından birinin aslında yerli bir eser olduğunu öğrenmek şaşırttı.. Hayal kırıklığı ile gurur birbirine karıştı. Ayrıca bu şekilde değil de Türkçe isimler verilerek ülkemizde geçiyormuş gibi yazılsa nasıl olurdu diye de düşündüm.. Her neyse artık. Kitap sanıyorum piyasada bulunabilir. Çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak için en uygun kitaplardan biridir. Çocukluğunda okumamış olanlar için de bir hatırlatma olsun. “Bir Çalgıcının Seyahati” için hiçbir yaş geç değildir..
F. Ş. Tapar

Yazan: Fatih ŞUA TAPAR

ADI DENİZ'DİR HER ALTI MAYIS'IN - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ


ADI DENİZ'DİR HER ALTI MAYIS'IN

Bahar kokar bazen esen her yel
DENİZ’in mavisi karışır
Kara toprağa

Bir YUSUFcuk havalanır
Özgürlüğe doğru
HÜSEYİN der, sen de gel
Bahar koklamak istersin de
Mayıs’ın her 6’sında
Bir yumruk çöker boğazına
Yaşadığına utanırsın umarsızca
Can vermişken gencecik bedenler

06.05.2015-Huriye


Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

DALDABİR ELMASI - SEVGİ ERZİ


Artık daldabir elmasıydım. Ol demişti olmuştum. Kıpkırmızı, mis kokulu. Ne zamandır bu haldeyim bilmiyorum. Uzaktan sesler geliyordu.

-Yasak o…
-Sadece bakacağız merak etmeyin.
-Geri dönelim, buraya kadar bile gelmemeliydik.
-Bu kadar geldik bari gelmişken bir görelim.
- Bakın sadece, sonra hemen geri dönersiniz.
-Aman tanrım bu o mu?

Havva tuttuğu nefesini bu çığlıkla bıraktı;

-Çok güzelmiş!
-Geri dönelim Havva, çok fazla ilerledik!
-Devam edin neredeyse geldik…

Sesler gittikçe yaklaştı. Zümrüt rengi yapraklar hışırdadı. Birden rengârenk kuşlar kanat çırparak havalandı. Attığı her adımda Havva’nın ayakları  altında yol beliriyordu. Daha önce hiç basılmamış bir yol. Adem Havva’nın arkasında daha önce hiç görmediği güzelliklerle afallamış, tedirgin adımlarla geliyordu. Yılan hemen arkalarındaydı. Elmanın varlığından ilk o haberdardı. Adem ve Havva’ya bir kere anlatması yetmişti. Merak içlerinde yeşermişti. Şimdi korku ve heyecanla bakıyorlardı etrafa. Kıpkırmızı daldabir elmasıydım ben, bir anda mis gibi bir koku yayıldı bedenimden. İçimden gelen bir ışıkla parlamaya başladım. Kokum ve rengim Havva’nın aklını başından aldı;

-Ne kadar güzel. Ne kadar pürüzsüz. Ne kadar parlak!

Havva’nın titreyen parmakları üzerimdeydi. Yavaş yavaş parmak uçlarıyla dokunuyordu bana. Aldığı hazla tüm bedeni titredi. Kokumu içine çekiyordu bir taraftan. Gözlerini yummuş derin derin nefesler alıp veriyordu. Avuçlarındaydım artık.

-Havva geri dönelim, buraya geldiğimiz anlaşılacak yoksa…
-Tamam ama sen de bir dokun bak ne kadar güzel, kokusunu içine çek. Buraya kadar geldin merak etmiyor musun?

Adem istemeyerek yaklaştı; Havva, Adem’in elini tutup parmak uçlarını elmaya hafifçe dokundurdu. Adem bana dokunduğu anda sarsıldı. Bu neydi? Bedenine yayılan bu hissi daha önce hiç tatmamıştı. O anda kokumu da aldı. Elleri benim üzerimdeydi. Sessiz, soluksuz bekliyordum. Ne olacaktı? Tüm ümidim tam da bu noktada geri dönmelerindeydi. Kıpkırmızı bir alevle yanan rengimi görmüşler, bana dokunup  pürüzsüz dokumu duyumsamışlardı, kokum hala içlerine doluyordu ve ben konuşamıyordum. Ne biçim bir cezaydı bu? Sessiz bir sabırla bekliyordum başıma gelecekleri. Tam artık geri dönecekler nihayet diye düşündüğüm anda Havva beni dalımdan kopardı dudaklarına götürdü, minik bir ısırık aldı. Neden yaptı bunu anlayamadım, şoktaydım. Cezam daldabir elması olmak ve ilelebet yalnız kalmaktı sanmıştım. Oysa parçalanıyordum. Beden sıvım Havva’nın dudaklarından, diline yayıldı. Havva aldığı bu tatla şaşaladı. Bu neydi? Yavaş yavaş çiğnedi beni, yuttu. Artık bir parçam Havva’nın içindeydi. Paramparça oluyordum ve bir taraftan da Havva’nın bedenine nüfuz ediyor onunla bütünleşiyordum. Neye uğradığımı anlayamamıştım. Eskisi gibi olabilecek miydim?

-Ne yaptın Havva?

Adem şoktaydı. Bastıkları yer sarsılmaya başlamıştı.

-Çabuk sen de yap benim yaptığımı!

Adem bir an tereddüt etti, bakışları Havva ve Yılan Arasında gidip geldi. Karar vermesi zor olmadı. Havva’nın yolu tam şu anda onlardan ayrılmıştı bunu görebiliyordu. Ya Havva’nın yoluna girecek ya da Yılan’la geriye dönecekti. Geleceği gözlerinin önündeydi. Seçmek ne zor şeydi ve ne kolay! Eğildi Havva’nın ellerindeki elmadan kocaman bir lokma kopardı. Bedeni aldığı tadın hazzıyla titrerken etrafları parçalanmaya başladı. Artık hiç bir şey eskisi gibi olamayacaktı. Yok olandan düşüyorduk boşluğa. Yere hep beraber çarptık. Her birimiz bir yana dağıldık. Artık ne görebiliyordum ne duyabiliyordum ne de konuşabiliyordum. Bir parçam Havva’da bir parçam Adem’de idi…Bedenimin büyük kısmı ise çarpmanın şiddetiyle her yöne dağılmıştı. Artık tek amacım parçalarımı bulmak ve kendimi bir araya getirmekti. Bunu nasıl yapacaktım?

Sevgi’yle Sevgi Erzi 22.01.2016  ASM 09.10

Yazan: Sevgi ERZİ

5 Mayıs 2016 Perşembe

ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR (GÖNÜLÇELEN) (THE CATCHER IN THE RYE) - JEOME DAVID SALINGER



Çavdar Tarlasında Çocuklar (The Catcher in the Rye) Jeome David Salinger’in 1951 yılında basılan romanıdır. Türkçe’ye ilk çevirisi 1967 yılında Fransızca versiyonundan yapıldığı için “Gönülçelen” adıyla da bilinir.

Kitap, Holden Caulfeld’in kendi ağzından okuldan atılmasıyla başlayan üç gününü anlatır. Varlıklı bir ailenin oğlu olan Holden daha öncede iki okuldan atılmıştır ve eve gidip ailesiyle yüzleşmek istememektedir.

Kitaba karşı tepkiler yayınlandığı yıldan itibaren çok farklıdır. Alışılmadık ölçüde parlak diye nitelenen roman, aynı zamanda monoton dili, bol argo ve küfür içeriği, dini kötülemesi ve rastgele cinsel ilişkiyi anlatması nedeniyle ağır eleştirilmiştir. 

John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar kitabından sonra Amerikada en çok yasaklanan ve okutulan kitap olmuştur. Kitabı okutan öğretmenler 70 yıllarda bile okuldan atılmıştır. 

Salinger, romanın başarısının ardından film yapılması için , Samuel Goldwyn’in teklifini kabul etmemiş ve Billy Wilder, Harvey Weinsteinve Steven Spielberg gibi isimlere kitabın haklarını vermemiştir. Salinger bir defasında Jerry Lewis’in Holden rolünü oynamak için yıllarca uğraştığını anlatmıştır.
Salinger bir söyleşisinde “Çocukluğum o kitaptaki oğlanınkine çok benzer geçti ... insanlara bundan bahsetmek büyük bir ferahlama getirdi.” demiştir.

Kitabı çok beğenenler olduğu gibi vakit kaybı görenler var ki, kitapla ilgili yorum yaparken 1950 yılında yazıldığını ve o zamanın toplumsal değerlerine göre değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. 

Kafası kavramlarla karışmış, hayata ergen memnuniyetsizliği ile bakan yolunu kaybetmiş bir genç olan Holden, ne kadar anne ve babasını eleştirse de ölen kardeşi, ağabeyi ve küçük kız kardeşine tapacak kadar sevgi besleyen bir çocuk ve yolunu bulmasını da bu sevgi sağlıyor.

Kitabın giriş cümlesi, edebiyat tarihinin en iyi 100 giriş cümlesinden biridir;

"Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını,tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum. Her şeyden önce, ben bu zımbırtılardan sıkılıyorum. Sonra, onlarla ilgili en ufak bir söz etsem, bizimkilere inmeler iner." (Coşkun Yerli'nin çevirisiyle)

Ve tabii kapanış cümlesi de en iyi 101 kapanış cümleinden biridir.; “Siz siz olun kimseye bir şey anlatmayın. Anlattınız mı bütün anlattıklarınızın eksikliğini duyarsınız.”(Coşkun Yerli'nin çevirisiyle)

Yazan: Mine GÜRÇİNER

BÜYÜKHİLAL AİLESİNİN 2015 SÖMESTR TATİLİ BÖLÜM 2

Eskişehir'e bir kısa mola sonrası varmıştık. Eskişehir benim 8 sene yaşadığım şehirdi, 2 yıl lise ve 6.5 yıl fakülte. Gururla söylemeliyim ki ben bir Süleyman Çakır Kız Lisesi mezunuyum :) . Hem sevdiğim ve özlediğim bu şehri görmek istedim hem de oğlumu motive etmek istedim çünkü oğlum Batu da seneye gireceği LYS de babasının yolundan ilerleyip Tıp Fakültesi'nde okumak istiyordu ve belki de benim anlattıklarım yüzünden Eskişehir'e sempati duyuyordu.


ARABA SELFİMİZ :)

The Merlot'da konakladık. Hem uygun hem de güzel bir otel. Hemen altında adı sanırım Harbiye idi bir restorant var. Güney yemekleri yapıyor ama bizim gibi Kahramanmaraş'dan gelen bir aile için bu seçenek hiç cazip değildi. Biz zaten balaban yemeye karar vermiştik gelmeden önce Batu'yla :) . Önce biraz arabayla dolaştık, Eskişehir çok büyümüş ve güzelleşmişti. Doktorlar Caddesinde bir yerde balabanımızı yedik inanın tadı hala damağımda. Sonra Doktorlarda biraz turladık. Kızlar yorulunca kraliçe ve üç prensesi otele bırakıp biz baba oğul gecelere akmaya karar verdik.



İŞTE BALABAN

İlk önce adalarda dolaştık. Eskişehir Tıp öğrencileri için bir mabet sayılabilecek kadar önemli olan Cafe Damla'yı oğluma göstermeliydim tabi ki çünkü babası okuldan çok orada vakit geçirmişti fakülte hayatında :) . Ne yazık ki Damla kapanmış yerine Puga Coffee isimli bir kahveci açılmıştı.



İŞTE DAMLA CAFEMİZİN ESKİ YERİ

Oradan çıkıp Sakarya Caddesi'ndeki öğrenci evimi dışardan da olsa Batu'ya gösterdim. Ne güzel günlerimiz geçmişti orada Murat, Haldun, Deniz ve ben.


İŞTE ÖĞRENCİ EVİMİZ (BAYRAK ASILI OLAN)

Oradan çıkınca nereye nereye derken Leman Kültür'e giriverdik ve baba oğul karşılıklı birer bira içtik. Sonra Doktorlar Caddesi ve KMP bizi yine çekti arabayı bırakıp biraz dolaştık, Özsüt'de birer tatlı ve kahveyle günü noktaladık. Otele döndük ve güzel bir uyku çektik.


İŞTE BİRA :) 

Sabah kahvaltımızı yapınca tamamlamamız gereken yeme içme ritüellerimiz olduğu aklımız geldi (zaten hiç aklımızdan çıkmamıştı) ama önce Batu Tıp Fakültesini görmek istedi. Her şey çok değişmiş, okulumu görmek beni gerçekten çok duygulandırdı şimdi yazarken bile içim ürperdi inanın. 

İlk durak Pino'ydu ve tabi iki tane Pino Sandwich yenilecekti ve görev başarıyla tamamlandı :) . Sonra çibörek yemeliydik, 5 porsiyonun yiyemediğimiz kısmını paket yaptırdık, Pino'dan hemen sonra gidince yemek biraz zor oldu :) . Kutsal görevimizi Karakedi'de boza içerek tamamladık ve yine düştük yollara. Gönül Hamamyolu girişinde İnegöl köftesi yemeyi isterdi ama abartmanın alemi yoktu.


İŞTE PİNO SANDWICH


İŞTE ÇİBÖREK


İŞTE BOZA

Bu sefer hedef Edirne'ydi. Akşam akşam Bulgaristan'a geçmenin bir alemi yoktu ve Edirne'de konaklamaya karar verdik. 

Akımızdan geçen rota araba vapuruyla Gelibolu Lapseki üzerinden Trakya'ya geçmekti. O yolu hiç kullanmamıştık ve merak ediyorduk ama fırtına sebebiyle bundan vazgeçtik ve trafiği göze alıp İstanbul üzerinden gitmeye karar verdik. İyi ki vazgeçmişiz çünkü seferler sabaha kadar yapılamadı o gün. Çok şanslıydık İstanbul trafiğini hiç bu kadar sakin görmemiştim neredeyse hiç duraklamadan Edirne'ye vardık. Biz varmadan önce Edirne'de de fırtına varmış ve elektrikler uzun süre kesilmiş. Yine çok şanslı olduğumuzu farkettik. 


ÜSTTEKİ ROTAYI KULLANDIK

O sıralar iş dolayısı ile yolum Edirne'ye çok düşüyordu ve hep Otel Margi'de kalıyordum ama çok sevdiğim bir doktor arkadaşım bana bir kurum misafirhanesinde yer ayırabileceğini söyleyince aile meclisi bunu mantıklı buldu. Daha ekonomik olacaktı ve zaten geç saatte girip erken çıkacağımız için otelin hiçbir ekstra imkanından faydalanamayacaktık. Misafirhanede lüks olmasa da temiz ve rahat bir gece geçirdik.

Sabah hafif bir kahvaltı sonrası biraz şehri dolaştık ve yola çıktık. yaşadığımız "börek" olayı, Bulgaristan'a girişimiz ve oradaki ilk günümüz bir sonraki yazıda.

Yazan: Oktay Tolga BÜYÜKHİLAL

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...