HURİYE ÇAKMAK KELEŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HURİYE ÇAKMAK KELEŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2016 Pazartesi

YER SOFRASI - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ


Hep birlikte oturdular yer sofrasına. Mavi kareli sofra altı ayağının altındaydı. Kızdı annesi.
‘’Günah olur’’ dedi. ‘’ Basılmaz onun üstüne, Allah çarpar sonra seni ‘’
Aslında pijamasına benziyordu deseni. Pijamasında, koyu griden karaya birbiri içinden geçiyordu kareler.
''Keşke kırmızı olsaydı pijamam'' diye düşündü, rüyaları da kırmızı olurdu belki. Oysa şimdi kara rüyaları, karabasan gibi, aynı kara desenli pijaması gibi.
Kirini göstermesin diyeymiş. Deterjan parası çok tutuyormuş çabuk kirlenince.
Ayaklarını çekti hemen mavi kareli sofra altı bezinden. Çarpılmak istemezdi ne de olsa.
Bakır tepsi vardı üstünde. Kenarları kararmış. Kalaycı da geçmiyor ki ne zamandır.
Ortada kocaman bir tas tarhana çorbası. Çok moda olmuş şimdi şehirde. Çok para veriyorlarmış köyde yapılınca.
Annesi yapsa keşke çuvalla diye geçirdi içinden. Karşılığında sucuk alsa. Bir çuval tarhana, bir çuval sucuk.
Sahanda pişirse yağlı yağlı, Ekmeğini bansa içine. Parmağının kenarına bulaşsa. Hoop yalasa aşağıya akmadan. Annesi kızsa;
‘’ Damlatma üstüne yağını, deterjan parasına yetişemiyorum çamaşırlarınızı yıkarken.’’
Hoşaf da yapmış annesi. İçinde üzüm taneleri, komşu Şehriban Teyze vermiş üzümü. Halbuki vişne seviyor o. Ekşi ekşi.
Daldırdı kaşığını tasın içine. Üzümlerini seçiyor içinden. Kaşığıyla eline vuruyor annesi.
‘’Suyundan da al. Kardeşin de yiyecek tanelerini’’
Ama kardeşi zaten sevmiyor ki hoşafı. O ancak ekmeği kemirsin kabuk yerinden.
Ah keşke sucuk olsaydı şimdi.
Belki büyüyünce o da tarhana yapar. Hem de çuvalla. Satar şehirde. Çok para verirler. O da gider sucuk alır hepsiyle. Yapar sahanda. Yağlı yağlı.


Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

6 Mayıs 2016 Cuma

ADI DENİZ'DİR HER ALTI MAYIS'IN - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ


ADI DENİZ'DİR HER ALTI MAYIS'IN

Bahar kokar bazen esen her yel
DENİZ’in mavisi karışır
Kara toprağa

Bir YUSUFcuk havalanır
Özgürlüğe doğru
HÜSEYİN der, sen de gel
Bahar koklamak istersin de
Mayıs’ın her 6’sında
Bir yumruk çöker boğazına
Yaşadığına utanırsın umarsızca
Can vermişken gencecik bedenler

06.05.2015-Huriye


Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

4 Mayıs 2016 Çarşamba

YAĞMUR DAMLASI OLMAK - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ




Bir soğuk ürperti oldu önce. Hızla çarptım pencerenin ahşabı dökülmüş pervazına.

Sayısız çizgi vardı üzerinde, kabuk kabuk olmuş hayatlar gibi. Kim bilir ne yaşanmışlıklar gizliyordu o çizgilerin arasında. Ne kavgalara kulak kabartmıştı. Ne kahkahalar çınlatmıştı usta elinden çıkma gövdesini. Belki bir aşk hikayesiydi onu sağlam tutan senelerce. Tanıklık etmişti sevdaya. Belki de hüzünlü bir sondu, kim bilir…

Peki ya bu hanımeli, zambak ve gül kokuları karışmış eski odun kokusu. O nelerin izlerini saklıyordu içinde. İçime çektim olabildiğince. Hissetmek istiyordum hepsini de. Hayal etmek ama yaşamak aynı zamanda...

Ayrıldığım binlerce damla, her biri ayrı yerde, ayrı bir dünyayı keşfediyordu şimdi. Birazdan yine geldiğim yere, toprağa dönecektim. Sonsuzluktan gelip, özgür ve tek olduğum şu andan sonra, yine hiç olmamış gibi, ‘’hiç ‘’liğe yol alacaktım hızla.

’’Bırakma beni’’ dedim sessizce. ’’Seninle kalayım’’.

Korktu benden nedensiz. Belli ki hazır değildi benimle birlikte sonsuz olmaya. Yol verdi çizgiler arasından soğuk cama doğru kendince...

Acaba o da bana fısıldar mı geçmişten bir şeyler diye kulak kabarttım ama nafile. Usta eli görmemiş, özenle can verilmemiş, nakış nakış işlenmemiş cam, bana tüm gerçekliği ve çıplaklığı ile bir dünya sunuyordu şimdi...

Gücüm tükenip de, umutsuzca kayarken aşağılara, cılız bir ışığın içinde bana bakan bir çift göz gördüm. Kalın kaşların altında, uzun kirpiklerin arasından çipil çipil bakan kapkara bir çift göz. Olsa olsa bir çocuğa ait olabilirdi. Öyle saf, öyle içten, öyle sevecendi. Yanakları hafiften pembeleşmişti. Güldü ya da bana öyle geldi.

’’Al beni ‘’dedim ona da sessizce. Korkmadı. Daha yolun o kadar başındaydı ki, sonsuzluk ulaşılabilirdi onun için. Açtı pencereyi. Elini uzattı…

Bir soğuk ürperti oldu yine. Acaba istediğim bu muydu? Bir çocuğun gözlerinde henüz yaşanmamış bir gelecek. Yoksa diğerleri gibi kendi ‘’hiç’’liğime mi yol almalıydım.

Bir yanda hayallerim, bir yanda kaderim…

Direnemedim bu sefer. Usulca kaydım toprağa doğru.

Gerilerden bir ses duydum. Gözleri kapkara, yanakları pembe bir çocuk konuşuyordu, yarı şaşkın, yarı üzgün…

’’Anne inan bana gülmüştü.Tam tutacaktım kayıverdi. Ben o damlayı istiyorum. Diğerlerini değil ‘’

 Ve artık bir iz bırakmıştım dünyadan geçerken.

Önce, ahşap bir pervazın yaşanmışlıklarla dolu çizgilerinde. Sonra, duygusuz bir camın soğuk bedeninde.

En önemlisi de hayallerine inanan bir çocuğun kara gözlerinde…

Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

27 Nisan 2016 Çarşamba

OTOSTOP - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ


Benim eşim çok sever yoldan insan toplamayı. Sayısız maceramız vardır yollarda. Sırtında kocaman çantası olan turistlerden tutun, işten çıkmış işçiler, okula yetişecek öğrenciler, otobüs parası olmayan gezginler… ve daha neler neler. Arkada çocuklar olsa bile, hemen sıkışılır, yer açılır, ‘’ yazıktır bu havada, yolumuzun üstünde bırakırız ‘’ sözleriyle arabaya alınır ve çoğu zaman da yol üstünde bırakmaya kıyılamaz, gidecekleri yere kadar varılır. Yıllar önce, klinik işletirken, eşimle birlikte bir otelde hasta baktık, dönüyoruz. Çocuklar yok arabada. Baktık yol kenarında üç delikanlı bekliyor. Akdeniz’in deli sıcakları. Yanlarında birer küçük çanta, yorgun ve terliler. Her zamanki gibi durduk yanlarında. Çölde su bulmuş seyyah gibi gözleri sevinçten parlayarak arabaya atladılar. Yol uzun sayılır. Muhabbetsiz çekilmez. ‘’ Gençler nereye gideceksiniz ? ‘’ ‘’Abi, bizi Otogar’a yakın bir yere atıverirsen,seviniriz. ‘’ ‘’Hayırdır, otelde iş bulamadınız herhalde, sezon da başladı tabii, herkes önceden ayarladı çalışanını. ‘’ Bir tanesi atıldı hemen. ‘’Ben buldum iş, eşyalarımı toplayıp geri geleceğim ‘’dedi. Diğeri ‘’ Ben kendi memleketimde bir yere başvurmuştum. Kabul ettiler orada başlayacağım ‘’ dedi. Üçüncü genç boynunu büktü ‘’ Ben iş bulamadım abi, ihtiyaç da var ama ne yapalım, anca yol paramla dönüyorum, iş arayacak gücüm kalmadı ‘’ dedi. Uzun bir dönem iş ve işçi bulma kurumu gibi çalışan eşim sordu tabii ki . ‘’ Ne iş yaparsın sen arkadaş ? ‘’ ‘’ Asıl mesleğim sağlık memurluğu. Okulu yeni bitirdim. Devlete giremedim. Özellerden de cevap gelmedi. Ne iş olsa yaparım. ‘’ Eşim yan gözle bana baktı. Bense çaresizce ona baktım. Sanırım aklından geçeni anlamıştım. Ama doğru hamle olacağı konusunda kararsızdım. ‘’ Kalacak yerin var mı ? ‘’ ‘’Yok abi . Kalacak yeri bırak, akşam yemeği yiyecek para kalmadı. Ancak otobüs biletine yeter param. Bir de gidince babadan fırça var abi ‘’ Eşimin yüzünde o çok iyi bildiğim ifade belirdi yine. ‘’ Kalacak yer, yemek ve üstüne de maaş ister misin ? ‘’ Çocuk bir an afalladı. Pencereden dışarı baktı. Döndü arkadaşlarına baktı. Dikiz aynasından eşime baktı. Şöyle bir yerinde kıpırdandı. ‘’Dalga mı geçiyorsun abi ? ‘’ O anda gerçekten de kendisi ile dalga geçildiğini düşündüğü o kadar belliydi ki. Oysa ben eşimin dalga geçmediğini biliyordum. Klinikte dönüşümlü olarak gece kalacak birine ihtiyaç vardı. Lakin yoldan aldığımız birine kliniğin anahtarını teslim etmek ne kadar doğruydu bilmiyorum. Ben bunları düşünürken, çoktan diğer iki genci Otogar’a bırakmış, kliniğin önüne gelmiştik. Çocuk hala şaşkın, olanlara inanamıyordu. Önce hep birlikte yemek yedik. Eşim yapılacak ve yapılmayacak işler hakkında bilgi verdi. Cebine de biraz harçlık koyup eve gittik. Dedim ki; ‘’Biz ne yapıyoruz ? Hiç bilmediğimiz bir çocuğa kliniğin anahtarını teslim edip geldik, uyuyabilecek misin bu gece ? ‘’ Eşim gözlerimin içine baktı . ‘’ Eğer ben yanıldıysam, biraz para kaybederiz, çalışır yine yerine koyarız. Ama yanılmadıysam, bir gencin hayalini gerçekleştiriyoruz ve hayatını değiştiriyoruz. Sence buna değmez mi ? İstersen akşam yemek götürelim. Hem yemeğe para harcamasın, hem de senin için rahatlasın. ‘’ Evet, ben o gece sabaha kadar uyuyamadım. Ama eşim haklı çıktı. Biz o gençle, evlenmek ve yuva kurmak üzere memleketine dönünceye kadar çalıştık. Hem o’nun hayatı değişti, hem de bizim insanlara olan inancımız perçinlendi. ‘’Nereden buldunuz bu çocuğu ? ‘’ diyenlere de keyifle cevap verdik… ‘’Biz bu çocuğu yoldan bulduk…’’

Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

25 Nisan 2016 Pazartesi

KÖPEK - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ



KÖPEK
‘’Keyif’’ diyorum Şöyle uzansam kumsala
Göz alabildiğine Deli mavi Kaldırsam başımı göğe Yine mavi, ille de mavi
Dalgalar vursa ayaklarıma Beyaz köpüklü Tekrar baksam Beyaz bulutlar sarmalasa beni
‘’Keyif’’ diyorum Şöyle uzansam kumsala
Çakıl taşları batsa sırtıma Renk renk Desen desen
Bir köpek çıkagelse Terliklerimi yalasa ‘’Git’’ desem Ama gitmese
‘’Keyif’’ diyorum Şöyle uzansam kumsala
Sessizliği dinlesem Dingince Bir ben Bir deniz Bir de köpek
Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

AT ARABALI TEYZEM - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ


İlk gördüğümde derin bakan gözleri dikkatimi çekmişti. Şimdi bile tarif etmekte zorlanıyorum. Işık desem değil, feri kaçmış desem değil, sızı desem değil, acı desem değil…
‘’Ben uzaktan geliyorum, terledim biraz’’ demişti. Oysa odaya girdiğinde varlığıyla mekanı saran koku ter değildi. Burnum tazı gibidir ve hemen her kokuyu ayırt edebilir.
Önce tezek olabilir mi diye düşünmüştüm. Ne de olsa alışkındım hayvancılıkla uğraşanların üzerine yapışan bu kokuya. Ne kadar yıkansalar da, tenlerini geçer, ruhlarına sinerdi sanki. Kimi insan rahatsız olur. Benim içinse ‘’emek’’ demekti bu koku. Sabahın ayazında kalkıp, kerpiç duvarların içinde toplanmış tezek yığınlarını öbekleyip, büyükbaş hayvanları önüne katıp, dağ bayır gezdirip, akşam ezanında evin yolunu tutmak. Tırnak diplerine dolan parçaları derisini kazıyarak çıkarmaya çalışıp, çoğu zaman da yemek hazırlamaya koyulmak. Ama aldığım koku bu değildi. Yoğun bir at sidiği kokusuydu.
Rengi solmuş, yeşil üstüne pembe küçük çiçekli bir şalvar vardı üstünde. Sanki boyu uzamış da şalvar kısa kalmış gibi, ayak bileklerinin epeyce üstünde duruyordu. Çırpı gibi incecik iki bacak, çamurlu kara lastik ayakkabının içinde kayboluvermiş gibiydi. Kolunun kenar iplikleri sökülmüş, oldukça uzun zaman önce örüldüğü belli olan bir kazak giymişti. Kenarı oyasız yazmasının altından çıkan bir tutam beyazlamış saç, farklı bir anlam katmıştı sanki yüzüne.
‘’Beyime ilaç yazdıracaktım’’ dedi. ‘’Beyin nerede teyzecim? ‘’ ‘’Evde beyim, yürüyemez o, yatıyor.’’ ‘’Teyzecim kendisini görmeden, muayene etmeden nasıl ilaç yazayım. Benim onu mutlaka görmem lazım. Kim var yanında şimdi? ‘’ ‘’Hanımı var Doktor kızım.’’
Teyzenin yüzüne baktım. Yine ne acı, ne keder, ne öfke… Öylece bana bakan gözler. Kafamdan bilindik birçok öykü geçti ‘’kuma’’lar üstüne.
‘’Teyzecim sen nesi oluyorsun amcanın?’’ ‘’Beyim dedim ya kızım.’’
Sorduğum soru, ilk defa değişen gözlerindeki ifadeyle havada asılı kalmıştı. O’nun hayret dolu bakışları altında, at sidiği kokusu ile beraber kendine çıkış arıyor, hiç sorulmamış olmayı tercih ediyordu.
En iyisi konuyu değiştirmekti. Amcayı gelip evde göreceğimi, ancak ondan sonra ilaçlarını yazabileceğimi söyledim. Üstelemedi ve gitti.
Aradan bir saat kadar geçmişti ki, kapıda göründü. ‘’Ben getirdim beyimi, ama buraya çıkamaz o, sen geliver dışarıya.’’
Çıkarken düşünüyordum. Bir ilçedeydik, oturdukları mahalle oldukça uzaktı ve toplu ulaşım yoktu. Hoş olsa da dediğine göre amcanın onlara binecek hali yoktu. Taksi tutmaya da gücü olmadığı her halinden belliydi.
Teyze önde, ben arkada çıktık. Kapının önünde bir at arabası vardı. Tüyleri yer yer dökülmüş cılız at, arada kafasını sağa sola çevirip, burnundan tıslıyordu. Arkada, yarı kırılmış taşıma kısmında, boyası dökülmüş, çivileri çıkmaya başlamış tahtaların üstünde yaşlı bir adam yatıyordu. Hafif çiseleyen yağmur, üstüne örtülen yamalı çarşafta minik hareler yapmıştı. Cansızmış gibi yatan adam, bizi görünce elini havaya kaldırdı. ‘’Beni merak etmişsin Doktor Hanım.’’
Teyzeye döndüm, ‘’Keşke yormasaydın amcayı, ben gelecektim eve ‘’ dedim. ‘’Sen bizim evlere alışık değilsindir. Sırtımda taşımadım ya, bizim emektar sağ olsun ‘’ derken, gururla her yanı dökülmüş at arabasına bakıyordu.
İlk tanışmamız böyle oldu, at arabalı teyzemle. Sonrasında çok gelip gitti. Her geldiğinde bana kendi yaptığı kompostolardan getirdi. Her verişinde de, ‘’Aklına bir şey gelmesin Doktor kızım, temizliğine dikkat ediyorum yaparken’’ dedi. Belki çok terlediğinden tedirgin oldu, belki de görmemi istemediği evinden.
Sayısız defalar dertleştik. Evin geçimini sağladığı at arabasından, kocasına bakan kumasından, üniversitede okuttuğu kumasının oğlundan ve hiç gönlümü kırmadı dediği kocasından.
Ben yardımlarımla onu ezmemek için, kompostoları keyifle kabul edip, zevkle içtim. O da minnette altta kalmamak için her seferinde eli kolu dolu geldi.
İlçeden ayrılırken çok sevdiğim bir Doktor arkadaşıma emanet ettim onu. Üniversitede okuyan oğlunu görmek bana kısmet olmadı. Ama okul bitince, emanet ettiğim arkadaşıma getirmiş elini öptürmeye. Arkadaşım, ‘’Hiç merak etme gözüm gibi bakıyorum emanetine’’ der her zaman.
Bazen, durduk yerde at sidiği kokusu gelir burnuma. Solmuş, oyasız yazmasından çıkan ak saçları, anlamını hala çözemediğim bakışları, yüzündeki derin yaşanmışlıkları, nasırlı elleri ve kompostoları ile at arabalı teyzem düşer aklıma. Bir sıcaklık kaplar içimi...
Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

22 Nisan 2016 Cuma

KARDEŞ CANDIR - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ


Hasta bekleme sırasında ismini gördüm Ayla Hanım’ın. Yüzümde bir gülümseme oldu. Gözümün önünde gülen gözleri, şık ve bakımlı hali,’’iyi günler doktor hanımcım’’diyerek içeri girişi belirdi.


Hemen içeriye davet etme tuşuna bastım.4-5 saniyelik koridoru geçme süresinden sonra kapı açıldı.

Bir gariplik vardı. Ayla Hanım, hiçbir zaman kapıyı vurmadan içeriye girmez,hatta kapıyı tıklatıp ‘’buyurun’’dememi beklerdi.

Her zaman özenle taranmış ve toplanmış olan saçları, gelişigüzel bir toka ile ensesinde toplanmış, yüzü solgun, gözleri ışıksızdı.

İçeriye girdi. Koltuğa yöneldi. Kendini bitkin bir şekilde koltuğun üstüne bıraktı. Şaşkın bakışlarla onu izliyor, ne diyeceğimi bilemiyordum.

Birkaç saniye süren ama eminim ki ona da saatler gibi gelen bir sessizlik oldu.

‘’Hoş geldiniz Ayla Hanım’cım’’ dedim.

Başını kaldırdı, gözlerime baktı. Gözleri buğulanmış,göz yaşları her an taşmaya hazır bir ırmak gibi pusuda bekliyordu.

‘’Doktor Hanım’cım, ben kardeşimi kaybettim’’ dedi. Başını tekrar önüne eğdi ve gözünden süzülen, artık söz geçiremediği göz yaşlarını gizlemeye çalıştı.

Önce yutkundum. Hem boğazımdaki düğümü aşağılara itmem, hem de ne söyleyeceğimi planlamam gerekiyordu.

Bazen ne söyleseniz boştur ya. Hiç bir şey duygularınızı anlatmaya yetmez.Susmak, sadece susmak istersiniz.


‘’Çok üzüldüm Ayla Hanım’’dedim.

Benim için sevdiğim bir hastam adına üzülmek olan bu kayıp, Ayla Hanım için yaşam ışığını yitirmekti.

Bundan bir süre önce kanser şüphesi ile tetkikleri yapılmış, her safhasında ‘’ kardeşim duyarsa çok üzülür,iyi olmam lazım’’diyerek metanetini korumuştu.

73 yaşındaydı ve yıllar önce eşini bir kazada kaybetmişti. O günden sonra hayattaki tek yaşam amacı kardeşi olmuştu. Her gelişinde muayene sonrası yaptığımız kısacık sohbetlerde, hayatına dair çok fazla bilgim oluşmuştu.

Bu aile hekimliği böyle bir şeydi sanırım. Bir süre sonra gerçekten aileden oluyorsunuz. Hastalar kapıdan girerken evde kavga mı etmişler,moralleri mi bozuk,mutlu bir haber mi getirmişler,hepsini anlıyorsunuz.İşte Ayla Hanım da hayatına girdiğim,hayatıma küçük dokunuşlar katan öyle bir hastamdı.

Ne söylesem boş, ne yapsam anlamsızdı. Baktım...Çantasını açıp içinden titreyerek mendil arayan ellerine baktım…Gözlerinden,kırışmış yanaklarında yol yapmış,çenesine doğru inen göz yaşlarına baktım…

‘’Ayla Hanım size sarılabilir miyim ? ‘’ dedim.

Sadece sarıldık ve sustuk. O anda, ben onun acısını yüreğimde hissettim.O da benim susarak söylemek istediklerimi anladı.

‘’Sizin sağlığınız benim için çok önemli. Hastane kontrollerinizden sonra , bana da bilgi verirseniz sevinirim’’dedim.
Kapıdan çıkarken geri döndü.

‘’Görüşemezsek….’’dedi.

‘’Ben sizi bekliyorum ‘’ dedim.



Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...