16 Mayıs 2016 Pazartesi

AVA GİDEN - SEVGİ ERZİ



Artun Ketun altın varaklı kapının pirinç tokmağını çalmak için hamle ettiği sırada kapı açılıverdi. Yeni manikür yapılmış özenle kremlenmiş eli bir an havada kaldı. Kolundaki antika Cartier'e alışkanlıkla baktı tam saatinde gelmişti. Evdeki yeni yetme hizmetçi kız onun gelişini bekliyordu. Hanımı kapı çalmasından hiç hazzetmediğinden işi kapı çalmadan açmaktı. Misafir, uzun holden yüksek tavanlı salona su yılanı gibi sessizce süzülüverdi. Gül ağacı bahünün kenar oymalarına parmak uçlarıyla dokunarak yürüdü. İçi hazla titredi, ahşabın tuşesi kadın teni gibi ılık ve pürüzsüzdü. İki zarif ve çevik adım attı ve altın varaklı, aslan ayaklı berjerlerden Fransız konsola yakın olanı seçip oturdu.  Sonra kıstığı gözleriyle salonu dikkatlice taramaya başladı. Masif ceviz ağacından ve altın varak patineli salon takımının goblen kadife döşemesi hala ilk günkü  gibi yeni, renkleri canlıydı... Yine masif ceviz ağacı cilalı masanın kısrak bacağı gibi düzgün lükens ayaklarını okşarcasına süzdü.

Ev sahibi nazlı bir kelebek gibi süzülerek salondan içeri girdi. İpek mendiliyle bir taraftan gözyaşlarını siler gibi yaparken göz makyajını da bozmamaya gayret ediyordu. Ondan 38 yaş büyük kocası bir gece evvel üzerinde debelenirken son nefesini vermişti. Evleneli üç ay olmuştu. Üç günde hallederim dediği adamın üç ay dayanması asabını bozmuştu. Bu sebepten artık beklemediği bir anda adam  ölüverince sinirleri iyice bozulduğundan bir kahkaha krizine yakalanmıştı. Eve gelen doktor bu krizi ancak yatıştırıcı iğnelerle durduktan sonra müteveffaya bakabilmiş, ölümü onaylamıştı.

Antikacı ev sahibini görünce zarif bir reveransla ayağa kalktı. Hanımefendi kirpiklerini kırpıştırarak göz pınarlarında titreşen yaşlarla mücadele etmeye çalışır gibi yaparken elini uzattı. İnce, soğuk ve hafif nemli eli antikacının alev alev avucuna temas edince içi  bir anda titredi. İkisi de biliyordu ki bu ilk el teması olsa da sonuncusu olmayacaktı. Antikacı bir anda oraya neden geldiğini, salondaki gümüşleri, ipek halıları, kristal avizeleri, hepsi ünlü ressamlara ait olan tabloları, çay takımlarını, tik ağacı yazı masasını, Çin porselenlerini unuttu. Elinde bir kuş gibi çırpınan küçük ve nemli ele tutundu tüm kalbiyle.

Hanımefendi gözlerini yerdeki ipek halıdan ayırmadan konuştu. Sesi kristal sular gibi aktı antikacının kulağında kalbine

-İyi ki geldiniz ben tek başına ne yapacağımı bilemiyordum.

Soğuk ve nemli el bulanık bir geleceğin hayaliyle ürkerek antikacının elinin içinde kıvrandı. Sanki daha da küçülerek tüm benliğiyle bu avuca sığınıyordu. Artun’un  oltaya takıldığı an tam olarak bu andı. Sonradan o an keşke gözlerime baksaydı o zaman görebilirdim gözlerindeki riyayı diye düşünecekti… Oysa hanımefendi de gözlerini ipek halının saçaklarına tam olarak aynı sebepten dikmişti. Gözlerindeki avcıyı tanımasın bu pis sırtlan diye…


Yazan: Sevgi Erzi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...