Artun Ketun
altın varaklı kapının pirinç tokmağını çalmak için hamle ettiği sırada kapı
açılıverdi. Yeni manikür yapılmış özenle kremlenmiş eli bir an havada kaldı.
Kolundaki antika Cartier'e alışkanlıkla baktı tam saatinde gelmişti. Evdeki
yeni yetme hizmetçi kız onun gelişini bekliyordu. Hanımı kapı çalmasından hiç
hazzetmediğinden işi kapı çalmadan açmaktı. Misafir, uzun holden yüksek tavanlı
salona su yılanı gibi sessizce süzülüverdi. Gül ağacı bahünün kenar oymalarına
parmak uçlarıyla dokunarak yürüdü. İçi hazla titredi, ahşabın tuşesi kadın teni
gibi ılık ve pürüzsüzdü. İki zarif ve çevik adım attı ve altın varaklı, aslan
ayaklı berjerlerden Fransız konsola yakın olanı seçip oturdu. Sonra kıstığı gözleriyle salonu dikkatlice
taramaya başladı. Masif ceviz ağacından ve altın varak patineli salon takımının
goblen kadife döşemesi hala ilk günkü
gibi yeni, renkleri canlıydı... Yine masif ceviz ağacı cilalı masanın
kısrak bacağı gibi düzgün lükens ayaklarını okşarcasına süzdü.
Ev sahibi
nazlı bir kelebek gibi süzülerek salondan içeri girdi. İpek mendiliyle bir
taraftan gözyaşlarını siler gibi yaparken göz makyajını da bozmamaya gayret
ediyordu. Ondan 38 yaş büyük kocası bir gece evvel üzerinde debelenirken son
nefesini vermişti. Evleneli üç ay olmuştu. Üç günde hallederim dediği adamın üç
ay dayanması asabını bozmuştu. Bu sebepten artık beklemediği bir anda adam ölüverince sinirleri iyice bozulduğundan bir
kahkaha krizine yakalanmıştı. Eve gelen doktor bu krizi ancak yatıştırıcı
iğnelerle durduktan sonra müteveffaya bakabilmiş, ölümü onaylamıştı.
Antikacı ev
sahibini görünce zarif bir reveransla ayağa kalktı. Hanımefendi kirpiklerini
kırpıştırarak göz pınarlarında titreşen yaşlarla mücadele etmeye çalışır gibi
yaparken elini uzattı. İnce, soğuk ve hafif nemli eli antikacının alev alev
avucuna temas edince içi bir anda
titredi. İkisi de biliyordu ki bu ilk el teması olsa da sonuncusu olmayacaktı.
Antikacı bir anda oraya neden geldiğini, salondaki gümüşleri, ipek halıları,
kristal avizeleri, hepsi ünlü ressamlara ait olan tabloları, çay takımlarını,
tik ağacı yazı masasını, Çin porselenlerini unuttu. Elinde bir kuş gibi
çırpınan küçük ve nemli ele tutundu tüm kalbiyle.
Hanımefendi gözlerini
yerdeki ipek halıdan ayırmadan konuştu. Sesi kristal sular gibi aktı
antikacının kulağında kalbine
-İyi ki
geldiniz ben tek başına ne yapacağımı bilemiyordum.
Soğuk ve
nemli el bulanık bir geleceğin hayaliyle ürkerek antikacının elinin içinde kıvrandı.
Sanki daha da küçülerek tüm benliğiyle bu avuca sığınıyordu. Artun’un oltaya takıldığı an tam olarak bu andı.
Sonradan o an keşke gözlerime baksaydı o zaman görebilirdim gözlerindeki riyayı
diye düşünecekti… Oysa hanımefendi de gözlerini ipek halının saçaklarına tam
olarak aynı sebepten dikmişti. Gözlerindeki avcıyı tanımasın bu pis sırtlan
diye…
Yazan: Sevgi Erzi

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder