25 Nisan 2016 Pazartesi

AT ARABALI TEYZEM - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ


İlk gördüğümde derin bakan gözleri dikkatimi çekmişti. Şimdi bile tarif etmekte zorlanıyorum. Işık desem değil, feri kaçmış desem değil, sızı desem değil, acı desem değil…
‘’Ben uzaktan geliyorum, terledim biraz’’ demişti. Oysa odaya girdiğinde varlığıyla mekanı saran koku ter değildi. Burnum tazı gibidir ve hemen her kokuyu ayırt edebilir.
Önce tezek olabilir mi diye düşünmüştüm. Ne de olsa alışkındım hayvancılıkla uğraşanların üzerine yapışan bu kokuya. Ne kadar yıkansalar da, tenlerini geçer, ruhlarına sinerdi sanki. Kimi insan rahatsız olur. Benim içinse ‘’emek’’ demekti bu koku. Sabahın ayazında kalkıp, kerpiç duvarların içinde toplanmış tezek yığınlarını öbekleyip, büyükbaş hayvanları önüne katıp, dağ bayır gezdirip, akşam ezanında evin yolunu tutmak. Tırnak diplerine dolan parçaları derisini kazıyarak çıkarmaya çalışıp, çoğu zaman da yemek hazırlamaya koyulmak. Ama aldığım koku bu değildi. Yoğun bir at sidiği kokusuydu.
Rengi solmuş, yeşil üstüne pembe küçük çiçekli bir şalvar vardı üstünde. Sanki boyu uzamış da şalvar kısa kalmış gibi, ayak bileklerinin epeyce üstünde duruyordu. Çırpı gibi incecik iki bacak, çamurlu kara lastik ayakkabının içinde kayboluvermiş gibiydi. Kolunun kenar iplikleri sökülmüş, oldukça uzun zaman önce örüldüğü belli olan bir kazak giymişti. Kenarı oyasız yazmasının altından çıkan bir tutam beyazlamış saç, farklı bir anlam katmıştı sanki yüzüne.
‘’Beyime ilaç yazdıracaktım’’ dedi. ‘’Beyin nerede teyzecim? ‘’ ‘’Evde beyim, yürüyemez o, yatıyor.’’ ‘’Teyzecim kendisini görmeden, muayene etmeden nasıl ilaç yazayım. Benim onu mutlaka görmem lazım. Kim var yanında şimdi? ‘’ ‘’Hanımı var Doktor kızım.’’
Teyzenin yüzüne baktım. Yine ne acı, ne keder, ne öfke… Öylece bana bakan gözler. Kafamdan bilindik birçok öykü geçti ‘’kuma’’lar üstüne.
‘’Teyzecim sen nesi oluyorsun amcanın?’’ ‘’Beyim dedim ya kızım.’’
Sorduğum soru, ilk defa değişen gözlerindeki ifadeyle havada asılı kalmıştı. O’nun hayret dolu bakışları altında, at sidiği kokusu ile beraber kendine çıkış arıyor, hiç sorulmamış olmayı tercih ediyordu.
En iyisi konuyu değiştirmekti. Amcayı gelip evde göreceğimi, ancak ondan sonra ilaçlarını yazabileceğimi söyledim. Üstelemedi ve gitti.
Aradan bir saat kadar geçmişti ki, kapıda göründü. ‘’Ben getirdim beyimi, ama buraya çıkamaz o, sen geliver dışarıya.’’
Çıkarken düşünüyordum. Bir ilçedeydik, oturdukları mahalle oldukça uzaktı ve toplu ulaşım yoktu. Hoş olsa da dediğine göre amcanın onlara binecek hali yoktu. Taksi tutmaya da gücü olmadığı her halinden belliydi.
Teyze önde, ben arkada çıktık. Kapının önünde bir at arabası vardı. Tüyleri yer yer dökülmüş cılız at, arada kafasını sağa sola çevirip, burnundan tıslıyordu. Arkada, yarı kırılmış taşıma kısmında, boyası dökülmüş, çivileri çıkmaya başlamış tahtaların üstünde yaşlı bir adam yatıyordu. Hafif çiseleyen yağmur, üstüne örtülen yamalı çarşafta minik hareler yapmıştı. Cansızmış gibi yatan adam, bizi görünce elini havaya kaldırdı. ‘’Beni merak etmişsin Doktor Hanım.’’
Teyzeye döndüm, ‘’Keşke yormasaydın amcayı, ben gelecektim eve ‘’ dedim. ‘’Sen bizim evlere alışık değilsindir. Sırtımda taşımadım ya, bizim emektar sağ olsun ‘’ derken, gururla her yanı dökülmüş at arabasına bakıyordu.
İlk tanışmamız böyle oldu, at arabalı teyzemle. Sonrasında çok gelip gitti. Her geldiğinde bana kendi yaptığı kompostolardan getirdi. Her verişinde de, ‘’Aklına bir şey gelmesin Doktor kızım, temizliğine dikkat ediyorum yaparken’’ dedi. Belki çok terlediğinden tedirgin oldu, belki de görmemi istemediği evinden.
Sayısız defalar dertleştik. Evin geçimini sağladığı at arabasından, kocasına bakan kumasından, üniversitede okuttuğu kumasının oğlundan ve hiç gönlümü kırmadı dediği kocasından.
Ben yardımlarımla onu ezmemek için, kompostoları keyifle kabul edip, zevkle içtim. O da minnette altta kalmamak için her seferinde eli kolu dolu geldi.
İlçeden ayrılırken çok sevdiğim bir Doktor arkadaşıma emanet ettim onu. Üniversitede okuyan oğlunu görmek bana kısmet olmadı. Ama okul bitince, emanet ettiğim arkadaşıma getirmiş elini öptürmeye. Arkadaşım, ‘’Hiç merak etme gözüm gibi bakıyorum emanetine’’ der her zaman.
Bazen, durduk yerde at sidiği kokusu gelir burnuma. Solmuş, oyasız yazmasından çıkan ak saçları, anlamını hala çözemediğim bakışları, yüzündeki derin yaşanmışlıkları, nasırlı elleri ve kompostoları ile at arabalı teyzem düşer aklıma. Bir sıcaklık kaplar içimi...
Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

1 yorum:

  1. O gözler dile gelebilseydi ah! Ne dersler verir, ne farkındalıklara kapı açardı kim bilir...Her kelimesi içime işleyen paylaşımınızdan aklımda kalan, "Keşke sessizce göçüp gitmeseler bu hazineler aramızdan, keşke insanlığa ihtiyacı olanı sunabilseler..."
    Kaleminize sağlık...
    (Hala isimle katılamadığım için üzgünüm :( Aslı )

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...