29 Nisan 2016 Cuma

FİLM SEYRETMEK ÜZERİNE KİŞİSEL ÖNERİLER


1-Öncelikle iyi bir torent programı gerekir. Ben utorent kullanıyorum.
2-Tabi ki zengin bir torent sitesi lazım. Benim tercihim Kickass. Yasaklamalardan dolayı adresini sürekli değiştiriyor. Güncel adres aşağıda.
3-BS player olmazsa olmaz oynatıcım. En önemli özelliği altyazıları (önceden belirlediğiniz dillerde) otomatik olarak bulması, bu konuda başarı tama yakın.
4-Ben tableti tercih ediyorum film seyrederken. Tasınabilir ve elde tutması kolay olduğu için tercihim 7-8 inc olanlar. 10 inç olanlar da eğer elinizde tutmayıp tableti sabit bir yere koyacaksanız büyük görüntü açısından avantajlı. SD kart da eklerseniz 720 cozunurlukte 20 film rahat yukleyebilirsiniz. Uçakta, bos kaldığınızda, yatarken seyretmek kolay oluyor. Tabletin markası bence Çok önemli değil. Bir avantajıda genelde 800-900 mb lik dosyaların tablette net görüntü için yeterli olması. Büyük ekran için çoğu zaman bunun 10 katı dosya indirmek gerekiyor.
5-Tablette de olmazsa olmaz oynatıcı MX Player. Dokunmatik ekrana eklenen Özellikler ile sesi ve parlaklığı ayarlamak, film içerisinde ileri geri gitmek mümkün. Bir çok farklı kodek desteği var yani ses, görüntü uyumsuzluğu Çok olmuyor. Altyazı senkron bozukluklarını ben MX Player ile düzeltemedim yolunu bilen varsa söylerse sevinirim.
6-Arşivlemek için de bence 1 terabayt harici hardisk yeterli. Tablete yüklemeye hazır hale getirdiklerimi yani görüntüyü beğendiğim, ses görüntü senkronizasyon sorunu olmayan, altyazısı iyi olanları harici harddiske aktarıyorum. Sorunluları hemen siliyorum.


Umarım faydası olur yazdıklarımın. İyi seyirler.

Yazan: Oktay Tolga BÜYÜKHİLAL
smile ifade simgesiyi seyirler

27 Nisan 2016 Çarşamba

BÜYÜKHİLAL AİLESİNİN 2015 SÖMESTR TATİLİ BÖLÜM 1



İki sene önce sömestr tatilinde ailece bir çılgınlık yapmaya karar verdik. Kahramanmaraş'da oturduğumuzu düşünürsek çılgınlık çok da yanlış bir tanım sayılmaz :) . Arabamıza atlayıp Kapıkule üzerinden Bulgaristan'a oradan da Yunanistan'a geçecek sonrada İpsala üzerinden yine Türkiye'ye dönüş yapacaktık. 

Kalabalık bir aile olduğumuz ve yolumuz da uzun olduğu için eşimin arabasını kullanmaya karar verdik. Çünkü eşimin arabası arka koltukları da açınca 7 kişilik olabiliyordu. Tabi akşam Büyükhilal ailesi klasikleri başladı :) .Her zaman uzun yola çıkarken sabah saat 6'da yola çıkalım deriz ama saat 10'dan önce çıktığımızı tarih yazmamıştır yazamamıştır :) . Akşam arabayı yerleştirmek için aşağıya indim. Arka koltukları da açacağımız için çok fazla bir bagaj alanımız yoktu olanı da idareli kullanmalıydık. Uzun yollar için aldığımız portbagajımızı da çıkarıp bağ evine bırakmıştık ve şimdi gidip kim onu takmakla uğraşacaktı hepimize zor geldi bu iş. Arabanın içiyle biraz uğraşayım derken müzik de dinleyince aküyü bitirdim (teknik terimlerden çok anlamam bitti mi denir boşaldı mı denir bilemedim şimdi). Komşularımız sağ olsun gecenin birinde ara kablolar falan akü sorunsalımızı hallettiler (kendilerine buradan tekrar teşekkür ediyorum). Neyse eve çıkınca yeşil kasko denen yurtdışı kaskosunu sabah unuturuz diye akşamdan ruhsatın içine koyayım dedim(Arabayla yurt dışına çıkmayla ilgili ipuçlarını ilerde sizlerle topluca paylaşacağım). O da ne ?? Arabanın muayenesi biteli 6 ay olmuş !! 18 yaşında ehliyet alıp araba kullanmaya başlayan ve arabasının her sorununu kendisi halletmekle övünen eşimle bir göz göze gelemiyordum çünkü o bir çif göz sürekli benim bakışlarımdan kaçıyordu. Sonunda göz temasını sağladık ve "yaaa bak sen de unutabiliyormuşsun" konulu bakışları eşime atma şansını yakaladım :) . Muayene olmadan yola çıkamazdık. Bu saatte komşuları da arayamazdık çok hoş olmazdı :) . TÜV TÜRK'ün bir internet sitesi olduğunu ve oradan randevu alınabileceğini biraz sonra keşfettik ve o da ne!! Sabah 10 da bir boş randevu saati var !! Eşim bu kutsal görevi üstlendi ve ben sabah çocuklara kahvaltı yaptırırken saat 9'da evdeydi. "Eşimin haberi yok muayenenin bittiğinden şimdi bana kızar nolur yardım edin diyip" araya girmiş ve hızlıca muayene bitmiş. Bunları gülerek anlatırken yola çıkmıştık.

Önde ben ve oğlum, orta sırada eşim ve küçük kızımız, arka sırada da büyük kızlarımız oturuyordu. İlk hedef Eskişehir'di. Bir gece orada konaklayacaktık. Fotoğraftaki rotalardan ortadakini kullanarak Adana Ankara üzerinden gitmeye karar verdik.

Neden Eskişehir ? Bir sonraki bölümde bunun cevabını vereceğim.

Yazan: Oktay Tolga BÜYÜKHİLAL

OTOSTOP - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ


Benim eşim çok sever yoldan insan toplamayı. Sayısız maceramız vardır yollarda. Sırtında kocaman çantası olan turistlerden tutun, işten çıkmış işçiler, okula yetişecek öğrenciler, otobüs parası olmayan gezginler… ve daha neler neler. Arkada çocuklar olsa bile, hemen sıkışılır, yer açılır, ‘’ yazıktır bu havada, yolumuzun üstünde bırakırız ‘’ sözleriyle arabaya alınır ve çoğu zaman da yol üstünde bırakmaya kıyılamaz, gidecekleri yere kadar varılır. Yıllar önce, klinik işletirken, eşimle birlikte bir otelde hasta baktık, dönüyoruz. Çocuklar yok arabada. Baktık yol kenarında üç delikanlı bekliyor. Akdeniz’in deli sıcakları. Yanlarında birer küçük çanta, yorgun ve terliler. Her zamanki gibi durduk yanlarında. Çölde su bulmuş seyyah gibi gözleri sevinçten parlayarak arabaya atladılar. Yol uzun sayılır. Muhabbetsiz çekilmez. ‘’ Gençler nereye gideceksiniz ? ‘’ ‘’Abi, bizi Otogar’a yakın bir yere atıverirsen,seviniriz. ‘’ ‘’Hayırdır, otelde iş bulamadınız herhalde, sezon da başladı tabii, herkes önceden ayarladı çalışanını. ‘’ Bir tanesi atıldı hemen. ‘’Ben buldum iş, eşyalarımı toplayıp geri geleceğim ‘’dedi. Diğeri ‘’ Ben kendi memleketimde bir yere başvurmuştum. Kabul ettiler orada başlayacağım ‘’ dedi. Üçüncü genç boynunu büktü ‘’ Ben iş bulamadım abi, ihtiyaç da var ama ne yapalım, anca yol paramla dönüyorum, iş arayacak gücüm kalmadı ‘’ dedi. Uzun bir dönem iş ve işçi bulma kurumu gibi çalışan eşim sordu tabii ki . ‘’ Ne iş yaparsın sen arkadaş ? ‘’ ‘’ Asıl mesleğim sağlık memurluğu. Okulu yeni bitirdim. Devlete giremedim. Özellerden de cevap gelmedi. Ne iş olsa yaparım. ‘’ Eşim yan gözle bana baktı. Bense çaresizce ona baktım. Sanırım aklından geçeni anlamıştım. Ama doğru hamle olacağı konusunda kararsızdım. ‘’ Kalacak yerin var mı ? ‘’ ‘’Yok abi . Kalacak yeri bırak, akşam yemeği yiyecek para kalmadı. Ancak otobüs biletine yeter param. Bir de gidince babadan fırça var abi ‘’ Eşimin yüzünde o çok iyi bildiğim ifade belirdi yine. ‘’ Kalacak yer, yemek ve üstüne de maaş ister misin ? ‘’ Çocuk bir an afalladı. Pencereden dışarı baktı. Döndü arkadaşlarına baktı. Dikiz aynasından eşime baktı. Şöyle bir yerinde kıpırdandı. ‘’Dalga mı geçiyorsun abi ? ‘’ O anda gerçekten de kendisi ile dalga geçildiğini düşündüğü o kadar belliydi ki. Oysa ben eşimin dalga geçmediğini biliyordum. Klinikte dönüşümlü olarak gece kalacak birine ihtiyaç vardı. Lakin yoldan aldığımız birine kliniğin anahtarını teslim etmek ne kadar doğruydu bilmiyorum. Ben bunları düşünürken, çoktan diğer iki genci Otogar’a bırakmış, kliniğin önüne gelmiştik. Çocuk hala şaşkın, olanlara inanamıyordu. Önce hep birlikte yemek yedik. Eşim yapılacak ve yapılmayacak işler hakkında bilgi verdi. Cebine de biraz harçlık koyup eve gittik. Dedim ki; ‘’Biz ne yapıyoruz ? Hiç bilmediğimiz bir çocuğa kliniğin anahtarını teslim edip geldik, uyuyabilecek misin bu gece ? ‘’ Eşim gözlerimin içine baktı . ‘’ Eğer ben yanıldıysam, biraz para kaybederiz, çalışır yine yerine koyarız. Ama yanılmadıysam, bir gencin hayalini gerçekleştiriyoruz ve hayatını değiştiriyoruz. Sence buna değmez mi ? İstersen akşam yemek götürelim. Hem yemeğe para harcamasın, hem de senin için rahatlasın. ‘’ Evet, ben o gece sabaha kadar uyuyamadım. Ama eşim haklı çıktı. Biz o gençle, evlenmek ve yuva kurmak üzere memleketine dönünceye kadar çalıştık. Hem o’nun hayatı değişti, hem de bizim insanlara olan inancımız perçinlendi. ‘’Nereden buldunuz bu çocuğu ? ‘’ diyenlere de keyifle cevap verdik… ‘’Biz bu çocuğu yoldan bulduk…’’

Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

26 Nisan 2016 Salı

YAŞAMASAYDI YAZAMAZDI


Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder! " demiş..Eric Arthur Blair.. 20. yy İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından biri.
Yazarların yaşamından izler eserlerine yansır hep, biliriz, ama bazılarında yaşadıkları eserlerini biçimlendirirde.. Yazının başlığı gibi farklı şekilde yaşasa çıkmayacak kitaplardır bunlar..
Eric A. Blair bunlar arasında örneğin.. Eserlerinde yaşamından izlere ait gölgelerin en çok hissedildiği yazarlardan biri o.
1903 yılında doğdu. Hayatının çoğu yoksulluk içinde geçti. Ne yaşadıysa üzerinde iz bıraktı. O zamanlarda İngiliz sömürgesi olan Burma’da bir süre polislik yaptı otoritenin bireyler üzerindeki tahribatına yakından şahit oldu.. Dayanamayarak bu işi bıraktı. Daha sonra Fransa’da bir süre yaşadı ve parasızlık içinde geçen yıllarda tabiri caiz ise ne iş olsa yaparım pozisyonunda farklı işlerde çalıştı. İspanya iç savaşında diktatör Franco’ya karşı savaşan gönüllerin arasına katıldı.
Cepheye gitti ama bir keskin nişancının silahından çıkan kurşun boğazından girdi.. Ölümden kıl payı kurtuldu ancak uzun bir süre konuşamadı. Cephe gerisine gönderildi. İspanya’daki yıllarda sosyalizm ile tanıştı. Totaliter rejimlerin yaptıklarını gördü. Eserlerinde bunları işledi. Toplumların değişmesi, kandırılması, yönlendirilmesi, insanların nasıl birer robota dönüştürüldüğü, sömürüye ve zulme nasıl alıştırıldıklarını gözlemledi ve yazdı. 
Yazdığı kitaplar arasında ikisi çok az yazara nasip olacak bir üne sahip oldu. Artık klasikleşmiş olan bu iki kitapta anlatılanlar, içerdiği bazı terminolojiler siyasi literatürde kendine önemli yer buldu.

Ömrünün ilerleyen yıllarında kitapları sayesinde üne kavuşup biraz para kazanmaya başladı ise de yoksullukla ve zor şartlarda geçen yılların etkileri ve bir türlü tedavi olmayan tüberküloz hastalığı nedeniyle genç sayılabilecek bir yaşta 1950 yılında hayatını kaybetti.. Yazdığı kitapları, özellikle de bahsi geçen iki kitabı (1984 ve Hayvan Çiftliği) elbet adını sonsuza kadar yaşatacak..
Adını derken unutmayalım.. Biz onu hep kullandığı takma isimle George Orwell olarak tanıdık..

Yazan: Fatih ŞUA TAPAR

NU - MAN O TO (MEVLANA'NIN SEN VE BEN ŞİİRİNİN FARSÇA YORUMU)



Celaleddin Rumi‘nin Şems-i Tebriz için yazdığı Man o To (Türkçe karşılığı ile “Ben ve Sen”) bir bütün olma şiiri.
“saadet zamanı: avluya doğru oturmuşuz, ben ve sen
endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, ben ve sen
bostanlığın hediyesi, kuşların ötüşü, bahçeye girdiğimiz anda bize sonsuz yaşamın suyunu sunar, ben ve sen
bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, ben ve sen
sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden”
Yazan: Tayyar GÜNGÖR

25 Nisan 2016 Pazartesi

KÖPEK - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ



KÖPEK
‘’Keyif’’ diyorum Şöyle uzansam kumsala
Göz alabildiğine Deli mavi Kaldırsam başımı göğe Yine mavi, ille de mavi
Dalgalar vursa ayaklarıma Beyaz köpüklü Tekrar baksam Beyaz bulutlar sarmalasa beni
‘’Keyif’’ diyorum Şöyle uzansam kumsala
Çakıl taşları batsa sırtıma Renk renk Desen desen
Bir köpek çıkagelse Terliklerimi yalasa ‘’Git’’ desem Ama gitmese
‘’Keyif’’ diyorum Şöyle uzansam kumsala
Sessizliği dinlesem Dingince Bir ben Bir deniz Bir de köpek
Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

AT ARABALI TEYZEM - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ


İlk gördüğümde derin bakan gözleri dikkatimi çekmişti. Şimdi bile tarif etmekte zorlanıyorum. Işık desem değil, feri kaçmış desem değil, sızı desem değil, acı desem değil…
‘’Ben uzaktan geliyorum, terledim biraz’’ demişti. Oysa odaya girdiğinde varlığıyla mekanı saran koku ter değildi. Burnum tazı gibidir ve hemen her kokuyu ayırt edebilir.
Önce tezek olabilir mi diye düşünmüştüm. Ne de olsa alışkındım hayvancılıkla uğraşanların üzerine yapışan bu kokuya. Ne kadar yıkansalar da, tenlerini geçer, ruhlarına sinerdi sanki. Kimi insan rahatsız olur. Benim içinse ‘’emek’’ demekti bu koku. Sabahın ayazında kalkıp, kerpiç duvarların içinde toplanmış tezek yığınlarını öbekleyip, büyükbaş hayvanları önüne katıp, dağ bayır gezdirip, akşam ezanında evin yolunu tutmak. Tırnak diplerine dolan parçaları derisini kazıyarak çıkarmaya çalışıp, çoğu zaman da yemek hazırlamaya koyulmak. Ama aldığım koku bu değildi. Yoğun bir at sidiği kokusuydu.
Rengi solmuş, yeşil üstüne pembe küçük çiçekli bir şalvar vardı üstünde. Sanki boyu uzamış da şalvar kısa kalmış gibi, ayak bileklerinin epeyce üstünde duruyordu. Çırpı gibi incecik iki bacak, çamurlu kara lastik ayakkabının içinde kayboluvermiş gibiydi. Kolunun kenar iplikleri sökülmüş, oldukça uzun zaman önce örüldüğü belli olan bir kazak giymişti. Kenarı oyasız yazmasının altından çıkan bir tutam beyazlamış saç, farklı bir anlam katmıştı sanki yüzüne.
‘’Beyime ilaç yazdıracaktım’’ dedi. ‘’Beyin nerede teyzecim? ‘’ ‘’Evde beyim, yürüyemez o, yatıyor.’’ ‘’Teyzecim kendisini görmeden, muayene etmeden nasıl ilaç yazayım. Benim onu mutlaka görmem lazım. Kim var yanında şimdi? ‘’ ‘’Hanımı var Doktor kızım.’’
Teyzenin yüzüne baktım. Yine ne acı, ne keder, ne öfke… Öylece bana bakan gözler. Kafamdan bilindik birçok öykü geçti ‘’kuma’’lar üstüne.
‘’Teyzecim sen nesi oluyorsun amcanın?’’ ‘’Beyim dedim ya kızım.’’
Sorduğum soru, ilk defa değişen gözlerindeki ifadeyle havada asılı kalmıştı. O’nun hayret dolu bakışları altında, at sidiği kokusu ile beraber kendine çıkış arıyor, hiç sorulmamış olmayı tercih ediyordu.
En iyisi konuyu değiştirmekti. Amcayı gelip evde göreceğimi, ancak ondan sonra ilaçlarını yazabileceğimi söyledim. Üstelemedi ve gitti.
Aradan bir saat kadar geçmişti ki, kapıda göründü. ‘’Ben getirdim beyimi, ama buraya çıkamaz o, sen geliver dışarıya.’’
Çıkarken düşünüyordum. Bir ilçedeydik, oturdukları mahalle oldukça uzaktı ve toplu ulaşım yoktu. Hoş olsa da dediğine göre amcanın onlara binecek hali yoktu. Taksi tutmaya da gücü olmadığı her halinden belliydi.
Teyze önde, ben arkada çıktık. Kapının önünde bir at arabası vardı. Tüyleri yer yer dökülmüş cılız at, arada kafasını sağa sola çevirip, burnundan tıslıyordu. Arkada, yarı kırılmış taşıma kısmında, boyası dökülmüş, çivileri çıkmaya başlamış tahtaların üstünde yaşlı bir adam yatıyordu. Hafif çiseleyen yağmur, üstüne örtülen yamalı çarşafta minik hareler yapmıştı. Cansızmış gibi yatan adam, bizi görünce elini havaya kaldırdı. ‘’Beni merak etmişsin Doktor Hanım.’’
Teyzeye döndüm, ‘’Keşke yormasaydın amcayı, ben gelecektim eve ‘’ dedim. ‘’Sen bizim evlere alışık değilsindir. Sırtımda taşımadım ya, bizim emektar sağ olsun ‘’ derken, gururla her yanı dökülmüş at arabasına bakıyordu.
İlk tanışmamız böyle oldu, at arabalı teyzemle. Sonrasında çok gelip gitti. Her geldiğinde bana kendi yaptığı kompostolardan getirdi. Her verişinde de, ‘’Aklına bir şey gelmesin Doktor kızım, temizliğine dikkat ediyorum yaparken’’ dedi. Belki çok terlediğinden tedirgin oldu, belki de görmemi istemediği evinden.
Sayısız defalar dertleştik. Evin geçimini sağladığı at arabasından, kocasına bakan kumasından, üniversitede okuttuğu kumasının oğlundan ve hiç gönlümü kırmadı dediği kocasından.
Ben yardımlarımla onu ezmemek için, kompostoları keyifle kabul edip, zevkle içtim. O da minnette altta kalmamak için her seferinde eli kolu dolu geldi.
İlçeden ayrılırken çok sevdiğim bir Doktor arkadaşıma emanet ettim onu. Üniversitede okuyan oğlunu görmek bana kısmet olmadı. Ama okul bitince, emanet ettiğim arkadaşıma getirmiş elini öptürmeye. Arkadaşım, ‘’Hiç merak etme gözüm gibi bakıyorum emanetine’’ der her zaman.
Bazen, durduk yerde at sidiği kokusu gelir burnuma. Solmuş, oyasız yazmasından çıkan ak saçları, anlamını hala çözemediğim bakışları, yüzündeki derin yaşanmışlıkları, nasırlı elleri ve kompostoları ile at arabalı teyzem düşer aklıma. Bir sıcaklık kaplar içimi...
Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

KAYIP HAYALLER KİTABI - HASAN ALİ TOPTAŞ

   Öyle güzel tasvirleri var ki dönüp dönüp tekrar okudum aynı yerleri. Kelimeler dans ediyordu adeta.Ne anlattığın değil nasıl anlattığın önemli derler ya işte tam da bunu hissettim ben bu kitapta.

   O kadar hikayenin içindeydim ki; Hamdi'nin dedesiyle sabah erkenden yollara düşüp kasabayı dolaştım unutamadığı aşkına rastlarız umuduyla.Kevser’le geceleri evlerin kapılarını pencerelerini tıklattım. Hamdi ve Hasan’la gizli gizli Şerif’in sinemasına girip film izledim her an yakalanma korkusuyla.Gökçe gelinle köşedeki mindere oturup derin düşüncelere daldım. Elif’le birlikte Hicabi’ye söylenip çaresizliğine ağladım.


   Tasvir sevenlere kesinlikle tavsiye ettiğim bir kitap.

Tanıtan: Nilüfer AY KURT

23 Nisan 2016 Cumartesi

22 Nisan 2016 Cuma

BİR SÜRE YERE PARALEL GİTTİKTEN SONRA - BARIŞ BIÇAKÇI


Hayatımızın aslında küçük hikayelerimizin toplamı bir roman olduğu gerçeğiyle yazılmış, içime işleyen bir Barış Bıçakçı kitabı. Bize armağan olarak sunulan hayatın saçma sapan anlamsız bir sonla bitebileceğini, bunun bir cevabı olmadığını korkularımıza hafif hafif dokunarak anlatıyor.


Bu kadar "bildik gerçekleri" usul usul yüzümüze çarpıyor. Okuduğum üç kitabı da aynı duyguları hissettirdi, anlattığı hepimizin sıradan hayatları. 

“Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. Öyle olsun.”
 Yazan: Mine GÜRÇİNER

KARDEŞ CANDIR - HURİYE ÇAKMAK KELEŞ


Hasta bekleme sırasında ismini gördüm Ayla Hanım’ın. Yüzümde bir gülümseme oldu. Gözümün önünde gülen gözleri, şık ve bakımlı hali,’’iyi günler doktor hanımcım’’diyerek içeri girişi belirdi.


Hemen içeriye davet etme tuşuna bastım.4-5 saniyelik koridoru geçme süresinden sonra kapı açıldı.

Bir gariplik vardı. Ayla Hanım, hiçbir zaman kapıyı vurmadan içeriye girmez,hatta kapıyı tıklatıp ‘’buyurun’’dememi beklerdi.

Her zaman özenle taranmış ve toplanmış olan saçları, gelişigüzel bir toka ile ensesinde toplanmış, yüzü solgun, gözleri ışıksızdı.

İçeriye girdi. Koltuğa yöneldi. Kendini bitkin bir şekilde koltuğun üstüne bıraktı. Şaşkın bakışlarla onu izliyor, ne diyeceğimi bilemiyordum.

Birkaç saniye süren ama eminim ki ona da saatler gibi gelen bir sessizlik oldu.

‘’Hoş geldiniz Ayla Hanım’cım’’ dedim.

Başını kaldırdı, gözlerime baktı. Gözleri buğulanmış,göz yaşları her an taşmaya hazır bir ırmak gibi pusuda bekliyordu.

‘’Doktor Hanım’cım, ben kardeşimi kaybettim’’ dedi. Başını tekrar önüne eğdi ve gözünden süzülen, artık söz geçiremediği göz yaşlarını gizlemeye çalıştı.

Önce yutkundum. Hem boğazımdaki düğümü aşağılara itmem, hem de ne söyleyeceğimi planlamam gerekiyordu.

Bazen ne söyleseniz boştur ya. Hiç bir şey duygularınızı anlatmaya yetmez.Susmak, sadece susmak istersiniz.


‘’Çok üzüldüm Ayla Hanım’’dedim.

Benim için sevdiğim bir hastam adına üzülmek olan bu kayıp, Ayla Hanım için yaşam ışığını yitirmekti.

Bundan bir süre önce kanser şüphesi ile tetkikleri yapılmış, her safhasında ‘’ kardeşim duyarsa çok üzülür,iyi olmam lazım’’diyerek metanetini korumuştu.

73 yaşındaydı ve yıllar önce eşini bir kazada kaybetmişti. O günden sonra hayattaki tek yaşam amacı kardeşi olmuştu. Her gelişinde muayene sonrası yaptığımız kısacık sohbetlerde, hayatına dair çok fazla bilgim oluşmuştu.

Bu aile hekimliği böyle bir şeydi sanırım. Bir süre sonra gerçekten aileden oluyorsunuz. Hastalar kapıdan girerken evde kavga mı etmişler,moralleri mi bozuk,mutlu bir haber mi getirmişler,hepsini anlıyorsunuz.İşte Ayla Hanım da hayatına girdiğim,hayatıma küçük dokunuşlar katan öyle bir hastamdı.

Ne söylesem boş, ne yapsam anlamsızdı. Baktım...Çantasını açıp içinden titreyerek mendil arayan ellerine baktım…Gözlerinden,kırışmış yanaklarında yol yapmış,çenesine doğru inen göz yaşlarına baktım…

‘’Ayla Hanım size sarılabilir miyim ? ‘’ dedim.

Sadece sarıldık ve sustuk. O anda, ben onun acısını yüreğimde hissettim.O da benim susarak söylemek istediklerimi anladı.

‘’Sizin sağlığınız benim için çok önemli. Hastane kontrollerinizden sonra , bana da bilgi verirseniz sevinirim’’dedim.
Kapıdan çıkarken geri döndü.

‘’Görüşemezsek….’’dedi.

‘’Ben sizi bekliyorum ‘’ dedim.



Yazan: Huriye ÇAKMAK KELEŞ

DEĞMEZ - İSMAİL GÜZELSOY


Değmez yeni okuduğum ve çok etkilendiğim, daha önceden neden farkedememişim diye hayıflandığım bir kitap.Roman aşkı, özlemi, ölümü, dostluğu, sihiri, mücadeleyi, tıp bilimini, umudu, öfkeyi  ve daha bir sürü şeyi anlatıyor. Kurgusu çok güzel, anlatım dili zengin.

    Değmez kelimesi içimi acıtmıştır hep. Bu altı harfli kelimeye sanki taşıyacağından çok fazla anlam yüklenmiş gibi gelir bana. Romanda da birkaç yerde geçiyor bu "değmez" ler. Değer mi değmez mi okuyup siz karar verin bence.

    Kitaptan bir alıntı:

     Onu bunu bilmem,mesut olabildiğin bir şey yapıyorsan sonuna kadar gideceksin, zira bu alemde bizi hırpalayan, üzen bunca şeyin karşısında bir nebze hoşluk yaşamamıza vesile olabilecek o kadar az şey var ki bir kuyumcu titizliğiyle bunları işlemek,çoğaltmak,zenginleştirmek lazım.

Yazan: Nilüfer AY KURT

21 Nisan 2016 Perşembe

İŞTE KAPI - SEVGİ ERZİ

-Aç şunu!
-Olmaz anne…
-Aç dedim sana!
-Bakmasan daha iyi…
-Aç dedim!
-Kötü şeyler var orada, üzüleceksin, görmesen çok daha iyi…

Hırsla soluyordum, elimdeki telefonu kızın burnuna sokarcasına uzatıyordum. Kızım korkuyla büyümüş gözlerle bakıyordu bana. Ne diyeceğini bilemiyordu. Benimle koltuk arasında sıkışmış kalmıştı. Üzerine doğru eğildiğim için geri gidemeyince çöküverdi koltuğa. Çaresizce son bir itirazla baktı bana. Yapma anne diyordu sanki, yapmayalım. Bakmayalım ne olur? Hayatımız böyle sürüp gitsin işte. Sen yine ayıkla fasulyelerini, kaynat sütlacını. Sil, süpür evi ne var akşama babam da gelir içeriz beraber çorbamızı. Pazar sabahı yine kahvaltıya gideriz mutlu aileler gibi. Haftada bir dönerciye de gideriz tereyağlı iskenderimizi yemeye. Sonra erken rezervasyonla aldığımız tatile coşkuyla hazırlık yaparız aylarca. Güneş yanıkları ve kumlu mayolarla döneriz eve. Toz tutmuş olur ev bir haftada. Gelir gelmez havalandırırız evi. Sen süpürürsün ben silerim. Babama kahve yaparım alelacele edilen kahvaltıdan sonra.
-Güzel kızım ne de güzel pişirirmiş kahveyi der.
İçim şişti sanki içimde bir balon var. Patladı patlayacak. Kızımdan kaptı sözü iç sesim. Beni ikna etmeye çalışıyor, patlamak istemiyor. Yıl dönümlerinde altın setim, akşam baş başa yemeğimiz olur. Gece omzuna yatarım bazen o da öpüp kuru kuru bir an düşünür sonra mekanik okşar elleri yine. Öpücükleri çalıntı gibi. Çoktandır bu karanlık gölge büyüyor yüreğimde. Rüzgar ıslık çalmaya başladı dışarıda. Hava da patlayacak. Şimşekler çakıyor. Yağmur geliyor.
-Pencereyi kapa, rüzgar şiddetlendi çarpmasın!
Kızım gözleri akmayan yaşlarla kıpkırmızı sendeleyerek kalkıp gitti. O yetişene kadar deli bir rüzgar daldı içeri. Tülleri havalandırdı. Vitrinin üzerindeki melek biblosu düşüp kırıldı. Paramparça…
İçim sakinledi birden.
-Kızım gel ve aç şu telefonu.
Sesim o kadar derin ve sakindi ki. Kız anlamadı fırtına öncesinde olduğumu. Nasıl anlasın o kadar tecrübesi yok henüz.
Aldı telefonu. Uğraştı bir iki yeriyle.
-Oldu, tamam al dedi.
Mesajlar kutusu dolup taşmış.
Sevgilim seni özledim. Sevgilim neredesin. Sevgilim çabuk gel. Sevgilim..Sevgilim…
Hızla tarıyordum bu mesajları. İki üç yıllık mesaj var. Sevgilim diyen ben değilim. Ben niye sevgilim diyeyim ki? Kocam o benim. Başım dönüyor, içimde rüzgar esiyor. Kapıları çarpıyor ruhumun. İçim darmadağın. Yirmi beş yıllık kocam o. İki, üç yıldır da… Kızım telaş içinde, kolonyayla ovuyor bileklerimi.
-Annecim aç gözlerini, annecim bakmayalım demedim mi? Annecim…
Gözyaşları akıyor artık görüyorum. Burnu kıpkırmızı. Parkenin üzerinde yatıyorum… Biblo kırıklarının üstünde. Kırıklar batıyor sırtıma. Kalkmaya çalışıyorum, başım dönüyor geri yatıyorum. Bütün ev sanki dalgalı bir denizdeki gemi gibi sallanıyor. Parkeye bastırıyorum ellerimi düşmemek için. Ellerimi çiziyor kırıklar. O sırada kapı çaldı. Kız koşa koşa gidip açtı kapıyı.
-Babacım annem bayıldı, babacım…
Ayakkabılarıyla daldı içeri. Daha yeni silmiştim oysa yerleri. Kıpkırmızı bir suratla başıma gelip dikildi. Şimdi eğilse, çok pişmanım dese bana sarılsa… Sımsıkı, kucaklasa. Tekrar ağlamaya başladım. Gözyaşları yanağımdan yere damlıyor tıp tıp. Gözlerimi kapattım sımsıkı. Nefes almaya korkuyorum.
-Telefonumu karıştırdınız ha! Bir gün evde unuttum ve sen telefonumu karıştırdın! İşte bu kadar güvenin bana! Al işte gördün de! Ne geçti eline! Hadi bakalım! Gördün işte! Ne yapacaksın! İşte kapı! Hadi bakalım! Kimseye söylersen canını yakarım! Gördün işte! Ne yapacaksın!
Yazan: Sevgi ERZİ

20 Nisan 2016 Çarşamba

HÜZÜNLÜ KIZKARDEŞLERİN YÜREK BURKAN ÖYKÜSÜ



Patrick Bronte ve Maria Branwell 1812 yılında evlendiler.. 1813’de Maria, 1814’de Elizabeth, 1816’da Charlotte, 1818’de Emily, Yine 1818’de beşinci ve tek erkek çocuk Branwell, 1820’de Anne doğdu. 1821’de son yedi yılda altı çocuk doğuran bir düşük yapan Maria öldü.
Ufak bir kasabada papazlık yapan Patrick altı çocukla kalakaldı. Fakirlerdi. Evlerindeki tek zenginlik oldukça iyi olan kitaplıklarıydı. Yıllar sıkıntılarla geçiyor çocuklar büyüyordu. Maddi yetersizlik nedeniyle en büyük iki kız Maria ve Elizabeth, şartları çok kötü olan, çocukların sağlam gidip hasta döndüğü bir yatılı okula gönderildi. Soğuk, açlık ve hastalıktan kurtulamadılar. Beş hafta arayla ikisi de öldü.
Kalan üç kızın üçü de okumaya ve yazmaya meraklıydı. Günümüzde klasik olmuş romanlar yazdılar ama yaşadıkları yıllarda kadınların kitap yazması olağan dışıydı. Yayıncı kendi adlarıyla kitaplarını basmayınca ilk kitaplarında Currer Bell, Ellis Bell, Action Bell isimlerini kullanmak zorunda kaldılar. Kalan kardeşlerden ilk önce tek erkek olan Branwell öldü, altı ay sonra Emily onun hemen ardından da Anne öldü. Geriye sadece Charlotte kalmıştı. Ve aralarında sadece o evlendi. Hayatta başına gelen en iyi şeydi bu çünkü en büyük hayali bebek sahibi olmaktı. Balayından kısa süre sonra hamile kaldı aylardan Eylül’dü. Aralık ayında vereme yakalandığını öğrendi, izleyen Mart ayında karnında taşıdığı bebekle birlikte öldü. Bronte kardeşlerin hiç biri 39 yaşını geçememişti.
Bu kasvetli öyküyü niye anlattın ki bize diyeceksiniz belki.. Yüzlerce örneği vardır belki de, ne ayrıcalığı var ki bu ailenin.. Dikkatle okuyanların gözünden kaçmamıştır eminim. Onlar dünyayı terk etmeden önce bize hem İngiliz hem dünya edebiyatının en güzel romanlarından ikisini bıraktılar..
Jane Eyre (Charlotte Bronte) ve Uğultulu Tepeler (Emily Bronte)
(Elliot Engel’in “Oscar Nasıl Wilde oldu” kitabından yararlanılarak öyküleştirildi)

Yazar: Fatih Şua TAPAR




MUTFAKTAKİ TESELLİ - ÖZLEM BİRSEL GRAVES


Özlem Birsel GRAVES liseden okul arkadaşımız. İngiliz eşi ve iki yakışıklı oğluyla beraber İngiltere'de mutlu bir yaşam sürüyor. Kitabında anılarını ve Türk mutfak kültürünün inceliklerini başarıyla harmanlamış. Farklı, sürükleyici ve ilgi çekici bir kitap. Kişisel anıların ön planda olduğu her kitap gibi son derece duygusal ve etkileyici bence. Özellikle yemek yapmayı seven arkadaşlarımızın beğeneceğinden eminim. Kitap ilk çıktığında birkaç tane alıp arkadaşlarıma zevkle hediye etmiştim.

Özlem kitabını kendi kelimeleriyle aşağıdaki gibi tanıtmış

"Annemin ölümünün ardından evini boşaltırken mutfak dolabında bulduğum, içinde beğendiği tarifleri topladığı, sayfaları yemek lekeli, mavi plastik kaplı, bu küçük bakkal veresiye defterini alıp oturuyorum pencerenin önüne. Kutsal bir emanete dokunurcasına dikkatle açıyorum ilk sayfasını. Mutfaktan gelen lezzetli yemek kokuları gibi sayfalarından çocukluğumun anıları sihirli kelimeler yayılıveriyor odaya. Özlediğim anne kokusunu duymaya çalışıyorum sararmış sayfalarında, çünkü annem hep yemek kokardı ben okuldan eve geldiğimde... Annesi çalışmayan çocuğun okul dönüşü şahanedir. Boynundaki ipe takılı anahtarla açmaz sessiz evin kapısını annesi ev hanımı olan çocuk. Kurabiye kokusu duyulur daha dış kapıdan girmeden, kapı önünde ayakkabılar vardır genellikle evde misafir olduğunu belli eden, el öpme faslı çabucak savuşturulup ikramlara dalınır tatlısıyla, tuzlusuyla."

Keyifli okumalar.

Abis Yayınları
2015
296 sayfa

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ - BARIŞ BIÇAKÇI


"Bizim Büyük Çaresizliğimiz" Ender, Çetin ve Nihal arasında geçen olayları anlatan bir roman. Hikaye eski Ankara’da geçiyor. Ender ve Çetin orta yaşlı iki arkadaş, Nihal ise üniversite öğrencisi. Annesi ve babasının ölümünün ardından Nihal'in abisi Fikret kendisi yurt dışında okuduğu için Nihal'i arkadaşları olan Ender ve Çetin'e emanet eder ve olaylar başlar.

Dostluk, aşk, merhamet, özlem ve en önemlisi de çaresizlik var her satırında.Okudukça kendinizden bir şeyler buluyorsunuz.

Orta yaşlı iki sıkı dost, genç bir kız ve imkansız bir aşkı yaşamalarını duygu yüklü bir şekilde anlatılıyor.İki arkadaşın aynı kıza aşık olması, bunun imkansızlığı ve hiçbir şey olmayacağını bilip, bunu kabullenmeleri bu yüzden bazen komik bazen de üzücü duruma düşmelerini görüyorsunuz.

Roman karşılıklı konuşmalar şeklinde değilde kahramanlardan Ender’in Çetin’e yazdığı bir mektup gibi kaleme alınmış,anlatımı bu şekilde olduğu için bir çırpıda okunup bitiyor.
Sözün özü "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" okunması gereken nitelikli bir eser bence.



BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ * BARIŞ BIÇAKÇI
İLETİŞİM YAYINLARI *166 SAYFA

Yazar: Yunus Murat TUTUM

19 Nisan 2016 Salı

GABRİEL GARCİA MARQUEZ'İN VEDA MEKTUBU



Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde… Artık ölebilir miyim?

Yazar: Tayyar GÜNGÖR

DÜŞÜŞ - ALBERT CAMUS


    Düşüş, Parisli bir avukat olan Jean- Baptiste Clamence’in hayatının zirvesindeyken kendisiyle yüzleşmesini,hayatını sorgulamaya başlamasını anlatıyor.Jean-Baptiste Clamence’in Amsterdam’da bir barda tanıştığı birine iç döküşü şeklinde geçiyor roman.Yabancı gibi birçırpıda okunan bir kitap değil.Yavaş yavaş,sindire sindire okunması lazım.

   Jean-Baptiste Clamence’in düşüşü okuyucuya da dokunuyor.Ne kadar benciliz,ne kadar ikiyüzlüyüz,gerçekleri olduğu gibi söyleme cesaretine ne kadar sahibiz,toplumda kalıplaşmış yargılara ne kadar bağlıyız gibi sorulara cevap aramamıza neden oluyor.

   Kitaptan bir alıntı:
   Hiç kimsenin masum olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz,oysa herkesin suçlu olduğunu kesinlikle onaylayabiliriz.Her insan başkalarının suçuna tanıklık eder,inancım ve umudum bu benim.


Yazar: Nilüfer AY KURT

MONTE CRİSTO


Bir puro, bir kitap.. ikisi de Monte Cristo.
Monte Cristo isimli puro Küba’nın en ünlü en çok tercih edilen purolarından biri. Ünlü bir marka, meraklıları biliyordur eminim. Puro’ya bu ismin verilme öyküsünü anlatayım size. Öğrendiğimde bayılmıştım bu öyküye.
Puroların kadın çalışanlar tarafından sarıldığını bilirsiniz. Değerli purolar böyle tek tek elle hazırlanır. Yapraklar arasına konan tütünü bacakları üstünde sararlar. Tabi sürekli otomatik bir şekilde aynı hareketler bir süre sonra sıkıcı oluyor. Bir meşgale lazım zihni rahatlatacak.
İşte puro üretim yerlerinde çalışan kadınlar en çok kitap dinlemeyi severler ve bunun için kendi ücretlerinden birazını ayırarak onlara kitap okuyacak birini tutarlarmış. Bu şahıs onlar çalışırken bir yere oturur kitap okur ve kadınlar da dikkatlerini vererek dinlerlermiş. Yaptıkları iş zaten artık refleks gibi otomatikleşmiş. Bu şekilde pek çok kitap okunurmuş yıl boyunca ama kadınların dinlemeyi en sevdikleri ve tekrar tekrar okuttukları kitapmış Monte Cristo. Sonunda bu ilgi bir puro markasına dönüşmüş.. Ne dersiniz çok güzel değil mi?

Yazar: Fatih Şua TAPAR

FARKLI BAKMAK


ODTÜ İşletme bölümü hocası rahmetli, Prof. Dr. Muhan Soysal, Strateji Yönetimi dersinde tahtaya Picasso'nun kübik resmini yansıtır. Hoca bu tabloya herkesin bakmasını ister. Picasso'nun elinde deformasyona uğramış bu esere öğrenciler bakarlar. Fakat karışık bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen bir şey. Etrafında başka karışık objeler, v.b... 5-10 dakika hiçbir şey söylemeden sınıfı izleyen hoca, birazdan Picasso'nun resmini alıp Velazquez'in Las Meninas (Nedimeler) tablosunu yansıtır. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadıları onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir. Öğrenciler bu karmaşık gibi görünen Picassonun eserini yani bu ikinci resmi görünce, Picasso'nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Velázquez'in "Nedimeler" tablosuna bir gönderme olarak yapılmış olduğunu fark ederler. Bu karışık tablodaki, her figürü yerine oturturlar. Tabloda yaratık falan yoktur. Ve de Muhan hoca derki; "Hayatta hiçbir şey Velázquez'in Las Meninas resmi kadar belirgin ve net değildir. İş hayatı gerçekleri size Las Meninas orijinal tablosunu, Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Velázquez'in Las Meninas tablosunu görebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek.

18 Nisan 2016 Pazartesi

HAFTANIN FOTOĞRAFI (1.HAFTA)


Fotoğraf Vildan DÜZGÜN tarafından çekilmiştir.

BENİM OLAĞANÜSTÜ AKILLI ARKADAŞIM - ELENA FERRANTE


Napoli Romanları'nın ilki 50'lerde, fakir bir mahallede geçiyor. Oldukça akıllı iki genç kız olan Lenù ile Lila'nın arkadaşlıkları çocukluk ve ergenlik dönemleri anlatılıyor. Erkek-egemen kültür, baskıcı ve duyarsız aileleri ve yoksunluklar karşısında birbirlerine destek oluyorlar ,beraber büyüyorlar.

Bir sabah iki arkadaştan Lila’nın oğlu Rino Lenu'ya telefon edince ve annesinin ortadan kaybolduğunu söyleyince yaklaşık altmış yıllık hikaye başlıyor. Büyüdükçe, onlara dayatılan kuralları kabul etmedikleri gibi, kendi isteklerini gerçekleştirmenin yolunu bir şekilde bulmayı öğreniyorlar. Yoksulluklar, sınıf farkları, baskılar nedeniyle yaşadıkları iki arkadaşın beraber aştıkları sorunlardan bazıları sadece. Lila Luni'nin hayatındaki her şey aslında, büyük başarılarının ve başarısızlıklarının sebebi ona kalırsa. Onu hem severken çoğu sayfada ondan nefret ediyor ,aralarında ciddi bir yarış var sanki.


Yazarın anlatım tarzı o kadar gerçekçi ki insan okuduğu sayfalarda bu acaba biyografi mi diyor. Ancak kendi yaşadıklarını bu şekilde anlatılabilir bence ya da yazar o denli başarılı.

Yazar: Arzu YILMAZ ŞAŞOĞLU

TANRININ TERKETTİĞİ DENİZ - DEREK LUNDY


Vendee Globe yarışmaları dünyanın en zorlu yarışlarından biri. Yarışmacılar tek kişilik teknelerle hiç durmadan ve yardım almadan Fransa'dan başlayıp tek başlarına Atlantik Okyanusu'ndan Ümit Burnu'na iniyorlar. Antartikanın çevresini saatin ters yönünden dolaşıp başlangıç noktasına geri dönüyorlar. İlki 1989 yılında yapılan bu yarışmanın 1997 yılını anlatan bir kitap.

Uğultulu kırkların, öfkeli ellilerin (enlemlere gönderme yapan denizci terimleri) sularında aklın almakta zorlanacağı bir macera. Katılan kadın yelkenciler de var. Benim okumaktan keyif aldığım, değişik kişilere, farklı maceralara dokunmak isteyen kitapsever veya doğaseverlere önereceğim bir kitap ve yarış. 

Yazar: Serap DÜZGÜN
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...