2 Aralık 2016 Cuma

TEZER ÖZLÜ - YAŞAMIN UCUNA YOLCULUK

Kitabı elime aldığımda kapaktaki gülümseyen Tezer fotoğrafı, kitabın sayfalarını çevirdikçe hüzün dolu Tezer fotoğrafına dönüştü. Pesimist bir düşünce çerçevesinde sürekli iç dünyasını sorgulayan ve bu sorgulamalarla birlikte gittikçe yalnızlaşan ve delirme noktasına gelen insanlar… Edebiyat dünyası bu insanlarla dolu. Eğer bu insanlardan değilseniz ya da kendinizi tam olarak ifade edemediğiniz bir yerdeyseniz bu tarz yazarların kitaplarını okurken anlayabilmek ve algılayabilmek adına onların hayatları ve hayata bakış açılarını bilmenizde fayda var. 



Tezer Özlü; edebiyat dünyasının dişi Oğuz Atay’ı, gamlı prensesi, delilikle-dahiliğin gölgesinde özgürlük arayışı kaidesiyle yazan yazarlarımızdan. Çocukluğunda İtalo Svevo, Franz Kafka ve Cesare Pavese gibi yazarları okuyan Tezer özellikle kendisi gibi 9 Eylül’de doğan Pavese’den öyle etkilenmiş ki artık Simav gibi küçük bir kasabadan çok uzaklara gitmesi gerektiğine inanmış. İstanbul’a gelmiş. Liseyi yarıda bırakarak otostopla Avrupa’yı gezmiş. Paris’te tiyatrocu-yazar Güner Sümer’le evlenmiş. Ankara’ya yerleşip çevirmenlik yapmaya başlamış bu dönemde birçok ünlü yazarı Türkçeye kazandırdı. Fakat bir süre evlilikten aradığını bulamayıp eşinden ayrılmış. Ruh sağlığı gitgide manik-depresip bir hal alan Tezer; İstanbul’da psikiyatri kliniğe yatmış. Orada birçok kez intihar girişiminde bulunmuş. O dönemde yazarın hayatına tanıklık etmediğim için –mişli geçmiş zaman kullanarak hayatını anlattım ama zaten kendisi bu zaman dilimine kadar olan anılarını “çocukluğun soğuk geceleri” kitabında anlatıyor. Daha sonra yönetmen Erden Kıral ile evlenmiş ve bir kızı olmuş. Fakat yine neden olduğunu bilmediği, ruhsal dengesizliğin vermiş olduğu bir kararla sevdiği halde eşinden boşanmış. Almanya’ya yerleşip burada çeviriler yapıp kitap yazmaya devam etmiş. İkinci romanı olan “Bir İntiharın İzinde”yi yazmış. Bu kitap Almaya’da ödül alıyor ve Bir intiharın izinde, Ferit Edgü’nün fikriyle Almancadan Türkçeye çevrilirken ismi Yaşamın Ucuna Yolculuk olarak değiştiriliyor. Tezer’i Berlin’de yeniden aşık olup evlendiği eşinden bu kez kendisi değil ölüm ayırıyor. Tezer 43 yaşında göğüs kanseri nedeniyle hayata gözlerini yumuyor. Hayatı “hiçbir yere bağlı olmamak” ve yaşamı bir tür “gitmek” olarak algılayan ve uygulayan kimine göre bohem, kimine göre tutunamayan bir kadın olarak değerlendirilen Tezer; geriye iki öykü, iki roman, deneme kitapları ve bir senaryo bırakıyor.

Yaşamın ucuna yolculuk; Özlü’nün sevdiği yazarların yaşadığı yerleri görmek, onları orada hissetmek, bunalımlarına yoldaşlık etmek adına çıktığı yolculukları anlatıyor. Önce Prag’a Kafka’nın evine ve mezarına, sonra İtalya’ya Svevo’nun evine ve en son tutkuyla bağlı olduğu Pavese’nin Torino'da bütün özel kâğıtlarını yok edip, 21 adet uyku hapı alarak intihar ettiği otel odasına gidiyor. Kitabın çoğu Pavese’nin ölümle-yaşam arasında sıkışmışlarını anlatan alıntılarla dolu. Bunları anlamaya anlamlandırmaya çalışan Tezer’in içinde biriktirdikleri; Pavese’nin mezarına gittiğinde başgösteriyor. Pavese’nin ölümünü, gazete altta küçük bir haber olarak duyurur. Oysa magazin haberleri, gösterime giren filmler bile daha gösterişli puntolarla verilmişti. Tıpkı Pavese’nin “eğer yaşıyorsak bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz” sözündeki gibi Özlü bu çarpıcı bölümde, bir canlı için sona eren hayatın diğer canlılar için hâlâ sürdüğünü ve yaşayanların dünyasında ölenlerin ilgi çekmediğini vurguluyor. Çok tanıdık değil mi?

Tezer çıktığı bu yolculuklarda yanına hiç dinmeyen ve geçmeyen baş ağrısıyla diş ağrısını da alıyor. Anlatımındaki bu ağrılar öyle gerçekçi öyle sancılı ağrılar ki, kitaba kendinizi biraz fazla kaptırırsanız ağrı eşiğiniz alarm vermeye başlayabilir. Ve trenler… Trenler Özlü için, özgürlüğünün simgesi. Onu gideceği yere götürürken, çıktığı içsel yolculuğunda ona arkadaşlık eden vasıtalar. Yollar ve yolculuklar.. Kimi zaman gitmek kimi zaman gelmek için, kimi zaman kaçmak kimi zaman kavuşmak için, kimi zaman aramak-bulmak-sorgulamak kimi zaman kör-sağır-dilsiz olmak için..

Tezer’i anlamak için onun dünyasını bilmek lazım dedik ya; Tezer’le etkisi altında kaldığı yazarları okumuş, içinde bulunduğu toplum ve aile dayatmalarına başkaldırı niteliğinde gitmek ve yalnız yaşamak fiilini gerçekleştirmiş, aynı ideolojinin tarafları olmuş biri olarak kitabı okumaya çalıştım. Ancak benim gibi; “hayat haksızlıklarla dolu ama yine de güzel” ve ” Eğer mutluluğunuz, bir başkasının yaptıklarına bağlıysa, çok ciddi bir sorununuz var demektir” felsefesinden yola çıkarak inatla yaşamaya devam edenlerdenseniz Tezer’le bütünleşemeyebilirsiniz. Ben de Tezer’le birlikte bir tutunamayan değil Tezer’le bütünleşemeyen biri olarak; Tezer’in bir varoluş çabası içinde nihilizmi elden bırakmadan pesimist düşüncelerle yazdığını, felsefe yönünden bakarsak “ben neredeyim, ne yapıyorum” gibi sarsıcı düşüncelere sevk etmediğini, edebi anlamda da derinliğinin olmadığını ve anlatımda kopukluklar olduğunu söyleyebilirim. Tezer’le en baskın ortak düşüncem “insanlar arasındaki yalnızlık”. Kalabalıklar arasında o hengâmede insan sesleri arasında kendi sesini duyamaz hale gelmek ve hiçbir şeyden zevk almamak. Sanırım insan hayatında ki en ağır ve acı gerçektir. Kitabın ismi yaşamın ucuna yolculuk ama bu yolculuklar yine intiharlara gebe. Şahsi fikrim ilk haliyle "Bir intiharın izinde" olarak kalsaydı görüşünde.

Kitaptan Altını Çizdiklerim:

-İnsan çoğu kez son bulduğu duygusuna kapılıyor, oysa yaşamın sonsuzluğunu algılayabilmek için bile yeterli değil, bir insan ömrü…

-Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu.

-Tüm duyguların en güzeli duygusuzluk; öyle bir duygusuzluk ki, insanın tüm dünyayı ve insanları kucaklayabileceği duygusuzluğunun duygusu...

-Bütün yaşama cesaretimi ölülerden alıyorum. Anlatılarında yaşadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden. Dünyanın ihtiyacı olan, her olguyu vermiş, söylemiş, yazmış ölülerden."

- Pavese der ki; "dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle. kendi kendini kurtaramayanı kimse kurtaramaz."

Yazan: Gül ULUCAN EKMEN

OĞUZ ATAY - TUTUNAMAYANLAR


Tutunamayanlar; sanırım anlam bütünlüğü açısından yorumlaması okuduğum en zor kitaplardan birisi. Esasen basit bir okur olarak tutunamayanlarla ilgili yazmak, yorumlamak veya fikir beyan etmek için yeterli birikime ve yeteneğe sahip değilim. Ben sadece kitabın bende bıraktığı etki ve fikir hakkında basit bir değerlendirme yapabilirim. İlgisini çeken okurları araştırmaya yönlendirmeye veya okumalarına vesile olabilirim. Kitabı iki ayda okudum ve kitapla bütünleşebilmek için mütemadiyen sadece sabaha karşı 5-6 civarı okudum çünkü gün içi ve gün sonu ruh halime hiç uymayan psikolojik çözümlemeleri var. Kısacası bu kült kitap iç dünyama uymuyor çünkü ben bir tutunamayan değilim :) Kitabı 2008 yılından beri bekletmiş, nasıl ne zaman okuyacağım derken bir arkadaşımla ortak okuma fikri sayesinde “artık zamanı geldi” dememle hikâye başladı. Ancak öyle bir çırpıda ilerlemedi araya başka kitaplar girdi sahi saydım da o arada 8 kitap okumuşum. Sabahları Tutunamayanlar, akşamları başka başka kitaplar. Zor oldu ama bitti. Gerçi benden size bir tüyo 500. sayfadan sonrası su gibi akıyor :)

Tutunamayanlar; 1970 yılında Oğuz Atay’ın yazdığı ilk eseri. Kitaptaki Turgut karakteri gibi Oğuz Atay’da mühendistir. Atay; TRT Roman Ödülü yarışmasında jürinin kendi romanına mühendis olmasından ötürü önyargıyla yaklaşacağını düşüncesiyle “bu romanı okumalarını sağla” diyerek bir arkadaşını araya soktuğu rivayet edilir. Doğruluğunu bilemiyorum ama ödülü aldığı kesin. Oğuz Atay’ın aldığı ödülün onun Türk edebiyatında açtığı çığır yanında esamesi okunmaz. Şüphesiz ki “Tutunamayanlar” edebiyat dünyasında en çok beğenilen-beğenilmeyen her ne şekilde olursa olsun en çok konuşulan ve tartışılan kitabıdır. Türk edebiyatı açısından bir devrim niteliğindedir denilir ama bana kalırsa devrim Yusuf Atılganla başlar. Oğuz Atay’ın edebi anlamda Yusuf Atılgan’dan etkilendiğini biliyoruz. Beni çok etkileyen ikisi arasında geçen şu anıyı sizinle paylaşmak isterim.

Yusuf Atılgan’ın 1980’lerde Oğuz Atay’ı kaybettikten sonra yazdığı bir yazı var, diyor ki: “Günlerden bir gün, bir paket geldi bana. Açtım içinde bir kitap çıktı: Tutunamayanlar. Kitap imzalıydı ve içinde de şöyle bir yazı vardı: “İlgileneceğinizi umarak…” “Yusuf Atılgan bu kitabı okur, çok da sever. Ama bunu hiçbir zaman Oğuz Atay’a söylemez. “Benim okuduğum kitap o kadar müthiş bir eserdi ki, böyle muazzam bir kitabı kaleme alan birinin daha nice eserler yazacağını düşündüm. Benim yorumuma, iltifatıma, söyleyeceğim iki çift lafa ihtiyacı olmadığını düşündüm. Dolayısıyla hiçbir zaman takdirlerimi ona iletme gereğini duymadım.” Ama aradan seneler geçer, ortak bir arkadaşlarından şöyle bir şey işitir ki, bu hadiseyi yeniden hatırlamasına sebep olur. “Ben Yusuf Atılgan’a kitabımı gönderdim, ama kendisinden tek bir kelime dahi duymadım. Tek gördüğüm kayıtsızlık oldu.” demiştir Atay. Bunu duyan Yusuf Atılgan çok pişman olur; ancak geçtir artık. Oğuz Atay vefat etmiştir. Ve Atılgan bu anıyı anlatırken der ki: “Eğer bugün hayatta olsaydı, ne yapar ne eder muhakkak onu bulur, karşısına geçer, yüz yüze ona kalemini ne kadar takdir ettiğimi söylerdim.”

Evet yine bir geç kalınmışlık.. Çünkü beklenmedik ve erken bir ölüm onunki. Büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nu yazamadan beyin tümörü nedeniyle 43 yaşında vefat etmiştir. Kastomonu doğumlu olan Oğuz Atay’ın adına 2007 yılından bu yana Kastamonu valiliği “Oğuz Atay Edebiyat ödülleri” vermektedir.

Kitabın konusu; gerçi herkes biliyordur ama ben yine de kısaca bir değineyim Turgut yakın arkadaşı Selim’in intihar ettiğini bir gazete sayfasıyla öğrenir. Bu intiharı kabullenemez intiharının nedenlerini bulmak için ve Selim’in arkadaşlarını bulmaya onlarla Selim hakkında konuşmaya başlar. Konuştuğu her insanda Selim’in hiç bilmediği yönleri olduğunu öğrenir. Bu nokta gerçekten çok iç acısı bir durumdur bir insanın ölümü arkasından dağılacak kadar seviyorsun ama o insanı senden başka insanlar başka yönleriyle tanıyor başkaları da ona çok yakın olmuş ve sen o insanları bilmiyorsun! Sonuç olarak Selim Işık’ın; anlatmadan anlaşılmaya aşık biri olduğunu ve intiharının nedeninin anlaşılamamak olduğunu anlıyoruz. Kitap oldukça ağır ilerliyor benim elimdeki İletişim Yayınlarından çıkma bir kitap ve 77 sayfa hiç noktalama işareti kullanılmadan yazılmış tek bir cümleden oluşuyor. Bu kısım Selim’in günlüklerine dair ve burada içi yangın yeri bir adam haykırıyor ve benimse aklımda kalan en çarpıcı yer babasından bahsettiği yer kendi çocukluk günlerime götürdü o satırlar beni. Baba karakteri benim babamın kopyası..Sahi o dönem böylemiydi tüm babalar? Ne talihsiz bir dönem yaşamışım :(

Kitap bütünüyle insanı kendi iç dünyasıyla yüzleşmeye bırakıyor. Maske düşüyor, gerçekten düşünme başlıyor. İnsan ilişkilerinin samimiyetsizliğini, kalabalıklar içinde aslında yalnız olduğumuzu, iş, aile, toplum, yaşadığımız çevre, dünya derken hayat gailesi içinde ertelediğimiz yaşanmamış hayatımızı, kendi içimizde oluşturduğumuz “Olric” karakteri gibi bir iç sesle sorguluyoruz. Belki kitaptaki gibi “bat dünya bat” dediğimiz zamanlar çok olmuştur ama aslında sorgulama başlamışsa tutunmaya da başlamışız demektir. Belki de tutunamamakla birlikte bilinçaltında tutunabilme çabası oluşturuyoruz.

Kitap benim için özel çünkü kendi çapımda edebiyat tarihinin en güzel cümlesiyle bu kitapla tanıştım. “Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim" dedi: Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: "Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda…”Bu ve bunun gibi muhteşem ötesi birçok yer var altını çizdiğim işte size birkaç örnek..

Kitaptan Altını Çizdiklerim:

- Ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için.

-Yaşantının fazlasıyla yoğun ve 'olaylı' geçtiği bizimki gibi ülkelerde on beş yıl bir ömre bedeldir.

- İnsan yapısındaki çelişkiler, onun ne ölüme ne de sonsuzluğa bir türlü dayanamadığını gösteriyor. Sonsuzluk da ölüm kadar ürkütücü bir gerçektir.

- Bendeki tutukluğun senin yanında nasıl azaldığını bilsen.

- Yaşamak aynı zamanda yaşamış olduklarını hatırlamak demektir hatırladıkça bunalıyorum.

- Sen acıyı biriktirmeyi seversin Olric. Sen biriktirmeyi seversin.

- Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.

- Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.

- Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. Bana müsaade.


Yazan: Gül ULUCAN EKMEN

TOMRİS UYAR - METAL YORGUNLUĞU

Tomris Uyar’ı biraz magazinsel olacak ama öykülerinden, çevirilerinden önce; şiire ilgi duymaya başladığım zamanlarda aşkı anlatımına hayran kaldığım ve şiiri sevmeme neden olan Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever gibi sevdiğim şairlerin hayatını araştırırken sürekli karşıma çıkmasıyla fark ettiğim kadın olarak anımsarım. Ama beni asıl kendisine bağlayan yanı aşkları değil elbette.



Öncelikle bilge, esprili, acımasız ve çok zeki bir kadın olduğunu düşünüyorum. Adını koyamadığım bir nedenden belki de eyvallahı olmayan “cool tavrı” yüzünden bir diğer sevdiğim kadın Virginia Wolf’le özdeşleştiriyorum. Sonrasında ise; kendisiyle benim de savunduğum bir düşüncede ortak paydada birleşiyor olmamız. Bizi birleştiren ortak paydada Tomris şöyle diyor: “İlişkilerimde hep kendime bir dokunulmazlık alanı oluşturmuşumdur. Başkasına verdiğim yaratma, tek başına düşünme ve yalnız kalma özgürlüğünün bana da verilmesini isterim.” Bunların haricinde yazarlığına birazdan değineceğim ama bir kadın düşünün; Ülkü Tamer şiirinde tanrılaştırılan, Edip Cansever tarafından ölene dek beklenen, Turgut Uyar tarafından ömür verilen ve Cemal Süreya tarafından terk edilen… Hayatı anlamlandıran şiirlerin sahibi şairler, kalbine girmiş kadını bakın nasıl anlatmışlar.

Turgut Uyar; elinden her an kaçırabilecekmiş gibi bir endişeyle sevdiği Tomris için “bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur” der.

Edip Cansever; her doğum gününde kendisine bir şiir yazdığı Tomris için; “seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki” der.

Cemal Süreya; ayrılık kararı aldığı Tomris’ten sonrasında pişman olur ve onun için “daha nen olayım isterdin, onursuzunum senin” der. Özetle her kadın biraz Tomris olmak ister. Gelelim edebi yönüne;

Altını çizerek söylüyorum günümüzde okuduğum kadın yazarların; edebi anlamda vizyon sahibi olmadıkları, sığ kaldıkları, tıpkı günlük hayatta olduğu gibi fazla laf kalabalığıyla ilgiyi olması gereken yerden alıp başka yerlere dağıtıp kafa yordukları gibi güçlü bir önyargıya sahibim. Hâlbuki temel algıda kadınlar daha ince düşünür, daha hassas yapıdadır, fazlasıyla irdelerler ve derinlik sahibidirler. Yazmaya başlamasındaki asıl etken; iç hesaplaşmalarından sonra haykıramadıkları çığlıkları dışa vurum olmalıdır. Yani günümüzün kadın yazarları olması gerekenin tam tersi gibi davranıyorlar edebiyatta. Kahraman Tazeoğlu tayfasını saymazsak erkek yazarlar, günümüzde ve tartışmasız en başından beri tüm zamanlarda okuru, okuduktan sonra eskisi gibi olmayacak şekilde değişim içine sokuyorlar. En azından benim açımdan durum böyle. İşte bu erkek yazarların “dişi versiyonları” okuduklarım arasında; Leyla Erbil’dir, Tezer Özlü’dür, Sevgi Soysal’dır, Tomris Uyar’dır. Belki zamanla bu listeye başka isimler de ekleyebilirim. Sanırım Tomris’de bu konuda benim gibi düşündüğünden olsa gerek Tahin Pekmez Günleri öyküsünde “kadınlık hallerine” dokundurmalar, acımasız eleştiriler yapar.

Tomris Uyar; öyküyü “dünyayı anlatma ve algılama da görme biçimine en uygun dal” olarak tanımlarken öykünün uzun vadede okurda yaşam kültürü, ahlak anlayışı gibi konularda sorgulama, düşünme ve iç hesaplaşma uyandırarak sonraki yıllara dair algı hazırladığı kısacası okuru değiştiren bir sanat olduğunu savunur. Öyküde hep erkek yazarları okudum fakat onları okurken farkına varamadığım bir olguyu Tomris sayesinde fark ettim. Şiir gibi öykü okumakta öğrenilmesi gereken bir kavrammış. Bunun için öykü nedir, nasıl yazılmalıdır, nitelikleri, öykücülüğün dünya üzerindeki tarihi ve Türk edebiyatında öykücülük üzerine akademik yazıları inceledim. Öykücülüğün olay hikayesi ve durum hikayesi olmak üzere ikiye ayrıldığını öğrendim. Durum hikayesinin öncülerinden edebiyatımızdan Sait Faik ve durum tarzına bir nev-i adı verilen Çehov’dan etkilendiğini düşündüğüm Tomris’in dili az kelime ile çok anlatıma, içtenlik ve sahicilik içeren imgelerin vurucu gücüne ve yoğunluk üzerinedir. Öykülerinde bir yanıyla geleneksel, diğer yanıyla çağdaş bir anlatı vardır. Toplumsal ve bireysel konuları; eleştirisel ve umutlu gözlerle bakarak bazen şiirsel, bazen mizahi, bazen ironik, bazen düşsel anlatımı sayesinde kendini tekrar etmekten kurtarmıştır. Röportajlarında kendini uyumsuz olarak tanımlayan Tomris öykülerinde tıpkı Çehov’un doktorları-öğretmenleri, Gogol’un memurları, Turgenev’in köylüleri, Maupassant’ın fahişeleri gibi derinliği olan uyumsuz kahramanları anlatır. Hikaye yazarda başlar, okuyucunun kendi dünyasında devam eder. Bu anlamda Tomris’in öyküleri; anlaşılmayı hedefleyen amacıyla kolay okunan, okuyucuyu bilişsel yetilerini en üst seviyeye çıkarmasını ve entelektüel birikime sahip olmasını zorlayan öykülerdir. Tomris’in öykü kitapları yabancı dillere çevrilmiş, iki kez Sait Faik Hikaye ödülüne layık görülmüş, içlerinde Edgar All Poe, Nabokov, Berger gibi çevirisi zor yazarların bulunduğu elli dolayındaki çeviri ile takdir toplamış, eşi Turgut Uyar’la birlikte Lucretius’tan çevirdikleri “Evrenin Yapısı” ile Türk Dil Kurumu’nun 1975 yılı çeviri ödülünü almaya hak kazanmıştır. Çeviri demişken Antonie de Saint Exupery’nin Küçük Prens isimli kitabı Tomris çevirisi ile en başarılı çevirilerdendir. Öykücülükte metin-içi gerçeklik tartışmalarında Borges ve Duras çevirilerinde Tomris’in adı geçmektedir.

Metal Yorgunluğu kitabına gelince; Umberto Eco “ironi, belirtisini tanıyabilen bir toplumda dil zafer haline gelebilir” demiştir. İşte Tomris, tüm kitaplarından birer öykü alınarak yayınlanan metal yorgunluğunda bunu net görürüz. Her birinde gülümsemeye ramak kala, trajediye dönüşen olayları öykülemiştir. On öyküden oluşan kitapta beni en çok etkileyen öyküler “Dön Geri Bak” ve “Metal Yorgunluğu”dur. Tomris’in öykülerini okurken şunu fark ettim. Öykülerde genellikle kahramana ne oldu diye merak ettiğimiz olgudan başka yani “ne oldu” değil “neden oldu” merakı içinde olmak. Keyifle okunan kitabın sonuna geldiğinizde “her hikaye bir hayattır” dedirtir.

Kitabı; gece sakinliğinde, Cemal Süreya’nın “ay ışığında oturduk bileğinden öptüm seni” dizelerinin yer aldığı sayım şiirini seslendiren Sezen Aksu’nun öptüm şarkısı eşliğinde okumanızı tavsiye ederim.

Kitaptan Altını Çizdiklerim:

-Hayatın dalaşı, gürültüsü, küfürleri, şarkıları güçlükleriyle bilenmiş, elleri kaba işlere girip çıkmış , sevmeyi yaşamaktan öğrenmiş, yaşayarak öğrenmiş bildik Mustafa’yı gerçekten sevdiğini düşündü en son.

-İnsan hayatın gerçekleriyle karşılaşınca, çocukluk hevesleri de geçip gidiyordu kendiliğinden.

Yazan: Gül ULUCAN EKMEN

SABAHATTİN ALİ - İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN

“Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku… Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhittin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş oldu. Fakat bu yetmiyor şiirlerimde de gördün ki, kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmâl edeceksin.”



Bu satırlar; babasının subay olması nedeniyle Çanakkale savaşınında tanığı olan, o savaştan derin yaralar alan ve izlerini uzun süre taşıyan çocuklardan Sabahattin Ali’ye aittir. Sosyalist düşüncelerinden dolayı memleketinde yaşam hakkı tanınmayan, mesleğinden ihraç edilmekten tutunda, "Aldırma Gönül" ya da diğer adıyla "Hapishane Şarkısı V" gibi şiirlerin yazılmasına vesile olan cezaevlerine atılmasına kadar, en sonunda da Kırklareli’nde bir ormanda katledilerek öldürülen ve tarihe “Cumhuriyet tarihinin faili meçhul aydın cinayetlerinin ilki” olarak geçen 41 yıllık çileli bir hayat öyküsüdür Sabahattin Ali.

Pekiyi yazılmasının üzerinden 73 yıl geçmesine rağmen kitap raflarında ilk sıralarda yer alan ve yıllardır çok satanlar listesinden düşmeyen Kürk Mantolu Madonna çok güzel bir aşk hikayesi olduğu için mi bu kadar seviliyor? Hayır. Kürk Mantolu Madonna; işte bu hala aydınlanamamış, katledildiğinde üzerinde bulunan eşyaların bile köylülere satıldığı faili meçhul cinayet için, Türk halkının Sabahattin Ali’den özür dileme şeklidir. Hani günümüzde her faili meçhul cinayetin, her bombalı eylemin, her şehit haberinin ardından “unutmadık unutturmayacağız” dediğimiz sahip çıkma şeklidir. Utanç müzesinde anıtı dikilmesi gereken insanlardan biridir Sabahattin Ali. Pardon utanç müzeleri; böylesi katliamları unutturmamak adına yabancı ülke devletlerinin açtığı müzeydi. Bizim ülkemizde unutturmamak adına bir şey yapılması şöyle dursun bir önceki katliam unutulsun diye yeni katliamlar yapılıp halk katliamlara alıştırılıyordu. Utanç müzesi bizim ülkemizde bu nedenden yok, bu da bizim utancımız olsun!!

Sabahattin Ali; daha önceki yazdıklarına bakılarak, en verimli döneminde öldürülmeyip daha fazla eser yazmasına izin verilseydi kültürel yaşamımız nasıl etkilenirdi sorusunu sorduran edebiyatçı olarak akıllarımızda kalacak. Ancak elimizde var olan Kuyucaklı Yusuf , İçimizdeki Şeytan ,Kürk Mantolu Madonna gibi 3 romanı, Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya ,Sırça Köşk gibi öyküleri, birçok deneme, tiyatro, çeviri ve her biri; hikâyesi olan dilimize pelesenk olmuş şiirlerinden benim de ”eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, çocuklar gibi ve ben sana vurgunum” gibi severek dinlediğim şarkı dizelerinin sahibidir.

Türk edebiyatındaki yerini anlatmakla ifade edemeyeceğim bu önemli yazarımızı anlatmaya neden “etrafın seni sıktığı zaman kitap oku” satırlarını içeren yazısıyla başladığıma gelince; bu satırlar benim anlatmakla ifade edemeyeceğim ama kendisinin içinde bulunduğu sosyolojik ve psikolojik durumunu, hayata bakışını ve en önemlisi neden kitap okumamız gerektiğini anlatan satırlar. Bazı kaynaklara göre Ali’nin kitap okurken öldürüldüğü söylenir. Bu ülkede bir zamanlar ölürken bile kitap okuyan, Cemil Meriç gibi okumaktan gözleri kör olan insanlar varmış. Mış diyorum çünkü elimdeki son verilere göre "Japonya'da yılda kişi başına düşen kitap sayısı 24, Fransa'da 14, Türkiye'de ise bir yıl içinde bir kitaba düşen kişi sayısı 6… Ve çok acı bir gerçek daha var. Türkçede 111 bin sözcük bulunmasına rağmen biz günlük hayatımızda bunun 200’ünü kullanıyoruz. Diğer gelişmiş ülkelerde bu sayı 600 den fazla. Bu ne demektir kullandığımız sözcük kadar sayısı kadar kendimizi ifade edebiliyoruz, etrafımızda olan biteni de bu kullandığımız sözcük sayısı kadar algılıyoruz. İşte ülke olarak, üçüncü dünya ülkesi sanılmamızın ya da şöyle söyleyeyim; iddia edildiği gibi birinci dünya ülkesiysek neden bundan eminmişiz gibi davranamayışımızın nedeni bu. “Osmanlı torunuyuz dünyada bir adımız şanımız var” safsataları ülke milletinin aydınlanmamasını, sığ kalmasını isteyen kendi çıkarları adına çalışan kişilerin uydurması. Evet dünyada ülkeleri sıralamasında; trafik kazalarıyla, işçi ölümleriyle, kadın cinayetleriyle, çocuk ölümleri ve tecavüzleriyle her yıl ilk sıralarda olmak gibi bir adımız var. İnsanlığımızın, vicdani değerlerimizin yerlerde olduğunu söylemiyorum bile. Benim baktığım yerden bu ülke; siyasetinden ekonomiye, sağlıktan eğitime ve en önemlisi beşeri ilişkilerimiz neresinden bakarsan bak tam da üçüncü sınıf ülkesi gibi durduğumuz yönünde. Bunun nedeni işte bu kullanmadığımız sözcükler, sınırlı düşünceler yani okumayan bir toplum oluşumuz.

Sabahattin Ali ile ilgili aktarmak istediğim çok bilgi var. Mesela büyük dedesinin asıl adı Karl Detroit olan Mareşal Mehmet Ali Paşa olduğu ve bu soyağacı kütüğünün Sabahattin Ali ile Nazım Hikmeti birbirine bağladığını es geçemem. Niye bu önemli detayı es geçemem çünkü Sabahattin Ali’nin yazmasına vesile Nazım Hikmet’tir. Sabahattin Ali’nin ve edebiyatımızın içerik olarak ilk Anadolu romanı olan Kuyucaklı Yusuf içinde Nazım’ın da bulunduğu bütün devrimci yazarların toplandığı Resimli Ay dergisinde basılmıştır. Ali’nin Kuyucaklı Yusuf kitabındaki en önemli detay babasının ölümünden sorumlu tuttuğu annesini kitabın kötü karakterlerinden Şahinde hanımdan yansıtması. Kürk Mantolu Madonna kitabında ise, kadınların bir erkekte görmek istedikleri aşk anlayışını Raif Efendide yansıtıp yine bu büyük aşka rağmen sevdiği kadının Maria Puder’in peşinden gitmeyen Raif efendiyle birlikte romanı basit bir aşk romanından çıkartıp ardından “aşk, kavuşmanın engellenmesi ile hikayeye dönüşür” felsefesinin vurgulanmasına neden olan Kürk Mantolu Madonnaya dönüştürür.

İçimizdeki Şeytana gelecek olursak; henüz okumamış ve okumak isteyen okurlar için aşk, para, faşizm, ahlak, müzik, sanat gibi kavramlarla kurgulanmış kitabın olay örgüsüyle ilgili spolier vermemek adına karakterlerin özelliklerine değinmeden geçmek istiyorum ancak şunu belirtmekte fayda var kitaptaki karakterin her biri aslında Sabahattin Ali’nin ta kendisi. Kendi yalnızlığı, kendi güçsüzlüğü, kendi iç dünyasındaki kavgaları, kendi şeytanı… Diğer önemli bir detay da kitaptaki karakterler aracılığıyla 1940’lı dönemin Peyami Safa, Necip Fazıl gibi sağ kesimi temsil eden, Hüseyin Nihal Atsız gibi ırkçı-Turancı dünya görüşüne sahip aydınlarına “aydınların ne kadar aymaz ve vurdumduymaz bir tutum içinde” oldukları mesajını vererek üzerine alınan kişiler tarafından da eleştiri oklarının hedefi olması. Psikolojik roman özelliği taşıyan kitap karakterler üzerinden sadece o döneme mahsus kalmayan toplumsal yapı ve karakterlerin iç dünyasına yaptığı yolculuklarla Anadolu insanına dair ipuçları vermektedir.

Kitaptaki diyaloglardan benim çok beğendiğim bence özellikle dikkat edilmesi gereken iki yer var. Birisi Ömer’in Macide’ye aşkını ilan ettiği bölüm, diğeri ise veznedar Hafız Hüsamettin beyin Ömer’le konuştuğu yer var ki insanlık manifestosu niteliğindedir. Sanırım unutamayacağım satırlardan biri. Bu kitabı okuduktan sonra tokat yemiş hissine kapılıyorsunuz. Kişiyi; erdemli olma çabasında bir şeylerin eksik kaldığı konusunda iç hesaplaşmalara itiyor. Kısa ve net kitabı okuduktan sonra kendi kendime dedim ki: “Masum değiliz hiç birimiz.”

Sabahattin Ali’nin kitaplarında tasvir gücünü ve imgelerini görmemek imkânsızdır fakat kitapları roman edebiyatımızda öncü eserlerden olması nedeniyle Ali'nin -romanın akışını keserek söze karışması - gibi eksiklikleri vardır. Yine de cumhuriyetle birlikte gelen dili sadeleştirme ve yayma eğiliminden başarılı çıkmıştır. Türkçeyi en iyi kullanan yazarlarımızdandır. Cümlelerini anlaşılır, dil bilgisi kurallarına dikkate alarak kısa cümlelerle ve yalın bir dille anlatır. Kitaplarını, okuyucuyu sıkmadan hikayenin içindeymişsiniz hissine kapılmanızı sağlayacak muazzam güzellikte anlatır. Kitaptan sürekli gözlerinin içi parlayarak bahsederek beni bu kitabı okumaya teşvik eden sevgili dostum Ali Uçar'a ve kitabı hediye eden yine çok sevgili dostum Ali Fuat Bektaş'a teşekkür ediyorum.

Kitaptan Altını Çizdiklerim:

- İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.

- Günün birinde ya çıldıracağız, ya da dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalizin şerefine birkaç kadeh içelim.

- İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa ve tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…

- İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir...

-... lakin hilkat bize bu felaketi hafifletecek bir vasıta vermiş : etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..

Yazan: Gül ULUCAN EKMEN

AHMET HAMDİ TANPINAR - SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ

İki Alem Arasında Salınıp Duran Bir Halkın Boşluğu…


Yalnız, umutsuz karamsar ve çok titiz bir ruh. Tanpınar’ı birkaç satırla anlatmam mümkün olmadığından ben de “Tanpınar Türkiye’dir.” diyerek otobiyografi kısmını geçmek istiyorum. Ancak yazarlığıyla tanınan Tanpınar’ın aslında en büyük tutkusunun şiir olduğunu, altmış kadar şiiri olmasına karşın otuz yedi şiirinin yayımlandığı bir şiir kitabının da olduğunu belirteyim. Şiir demişken Dergah’ta yayınlanan Tanpınar’ın mektuplarında yer alan hocası Yahya Kemal Beyatlı ile olan anısını paylaşmak istiyorum. Yahya Kemal bir dost meclisinde otururken Tanpınar’a “şiirden vazgeçin” dedi. “Onu yapmayın, o benimle bitti. Müsaadenizle bendeniz o işi yaptım. Artık yapamazsınız” diye baba nasihati verir. Tanpınar ilkin kızar ama “Bülbül Manzumesi” ile buna hak verir ve “şiir Yahya Kemal ile bitmiyor, burası muhakkak ama ben bu işi pek beceremiyorum” der. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in dostu olan ve Batı’da da Paul Valery ve Marcel Proust'u örnek alan Tanpınar, sembolist ifade ile estetiğe önem verdiği şiirlerinde müzik ve imaj kaygısı taşır, romanlarında ise zaman kavramıyla toplumsal meselelere, psikolojik anlara ve bilinçaltına önem verir.
Şiir tutkusu büyüktür fakat “şiirlerime sığdıramadıklarımı romanlarımda yazıyorum” diyerek kendisini ifade edecek cümleleri bulamayınca romana yönelir. “Eşik” şiiri de bu çıkmazı anlatır. Çünkü kendisi de bir eşiktedir. Bu durumu bir konuşmasında şöyle ifade eder:
“Şiir kendisi için, roman hayat ve insan içindir diyebiliriz… Şiir ‘ben’ in peşindedir. Ama o ben, ben değilim artık, benim bir halimdir… Şiir hülasa zamansızdır. Benim roman ve hikâyeciliğim belki de şiir için gerekli bu zamansızlığı temine yarar.” diyerek hislerinden, anılarından, düşüncelerinden roman ve hikâyeleri sayesinde kurtulup şiirlerinde serbest kaldığını söylüyor ve kısaca roman, hikâye ve şiirinin amacını açıklıyordu.
Tanpınar’da kimlik ötekinin sınırlarının bilinmesiyle olur. Tanpınar’ın gerek şiirlerinde, gerekse hikaye ve romanlarında zaman kavramı çok kere karşımıza çıkar. İtiraf etmeliyim bende bunu Marcel Proust’un dairesel zaman algısıyla özdeşleşmiş kitabı “Kayıp Zamanın İzinde” serisini okumak için yaptığım araştırmalarda öğrendim. Tanpınar, zaman kavramını;
“Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında.
Yekpare geniş bir anın, parçalanmaz akışında.”

mısralarından da anlaşılacağı gibi öncesiz ve sonrasız olarak bir bütünlük içinde ele alır.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tanzimat’tan Meşrutiyet ve dahi Cumhuriyet’e kadar kapsadığı zaman, olay örgüsü ve karakterlerin kişilikleriyle Türkiye Cumhuriyetinin modernleşme evresinde yaşanan toplumsal travmalara hiciv niteliğinde bir romandır. Daha önce okuduğum Batı’nın Gördüğü Türk kitabında benimde zaman zaman katıldığım şimdi bu kitapla bağdaştıracağım öz eleştiri niteliğinde bir görüş vardı. Diyordu ki; “Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Batılılaşma sürecinde geri kalmışlığı çağrıştıran ne varsa toplumun o zamanki değerleri hiçe sayılarak bir kenara atılmış, hazır olmayan halka devrim niteliğinde yeni değerler yüklenmiştir. Bu değerleri bir anda benimseyemeyen halk içinde günümüzde de hali hazırda yaşanan ayrışmalar söz konusu olmuştur. Bu sancılı süreci önleyebilmek adına keskin bir devrimden ziyade halkın benimseyebileceği evrimsel bir devrim daha mı yerinde olurdu.” İşte bu iki düşünce arasında Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile modernleşme sürecinde toplumun içinde bulunduğu Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi içi boş kurumlara, çıkar çatışmalarına, hurafelere gönderme yaparak evrimsel devrimin daha iyi olacağına dair tutumunu dile getiriyor. Kendi ifadesiyle “iki alem arasında salınıp duran bir halkın boşluğu.”
Esasen 1950’li yıllar Tanpınar içinde bir geçiş yılı olmuştur. Tanpınar’da 1950’den önceki eserlerinde kendicilik algısı, bütünlük peşinde koşma gibi mistik meselelerden usanmış ve kendi bilincini inşa eden dili inşa etmiştir. Bu bağlamda Saatleri Ayarlama Enstitüsü hem Tanpınar’ın kendi temasını ve sanatını ironize etmesi anlamında hem de ironik bir dille yazılmış olmasına rağmen hacim açısından çok önemli bir romandır. 1949’ dan sonra “Doğu Doğudur, Batı Batıdır” cümlesi Tanpınar’ın inandığı ifadedir ve Tanpınar sentezcilikten vazgeçmiştir. “Şarkla garp birbirinden ayrı. Biz ikisini birleştirmek istedik. Hattâ bunda yeni bir fikir bulduğumuzu bile sandık. Halbuki tecrübe daima yapılmış daima iki çehreli insanlar vermişti” demiştir. Tanpınar’a göre modernleşme ve ilerleme; batılılaşma sevdasından mütevellit oradakini buraya kopyalamaktansa, kendi uygarlığımızı, kendi hayat şekillerimizi yaratmak için Doğu-Batı ikileminde kendi gerçekliğimize uygun bir sentezi benimseyerek, yalnızca bireysel değil toplumsal ve kültürel açıdan da ahlaklı bir şekilde emek sarf ederek, çalışmakla mümkün olacaktır.
Kitabın karakterlerini inceleyecek olursak; Tanpınar’ın da bizzat kendisi olduğunu düşündüğüm anlatıcı karakter olan Hayri İrdal’ın hayatı, ailesi ve ailesinin çevresindeki insanlar göz önüne alındığında dini hurafelerle ve batıl inançlarla bezeli bir çocukluk gençlik dönemini içeriyor. Bu dönemde karakterini kendisine saat tamir etmeyi öğreten ustası Nuri Efendi etkiliyor. Nuri Efendi geleneksel, çalışkan ve dürüst bir insan. Ancak İrdal, eşinin tabiriyle öylesine sünepe, içine kapanık bir adam ki girdiği işlerde başına gelen çeşitli talihsizliklerden dolayı bir türlü muvaffak olamıyor. Sonunda yine bir saat mevzuu üzerinden Saatleri Ayarlama Enstitüsünün fikir babası olan Halit Ayarcı ile tanışıyor.
Halit Ayarcı’yı anlatmak için Goethe’nin Faust eserinden söz etmek istiyorum. Okuyanlar bilir. Orada bir mefisto (şeytan) vardı. Mefisto insanın en çaresiz zamanında karşısına çıkar, umut aşılayarak onu ele geçirir ve daha sonra istediklerini yaptırır. İşte buradaki mefisto Halit Ayarcıdır. Halit Ayarcı, Nuri Efendi’nin aksine emeğe, çalışmaya, dürüstlüğe önem vermeyen inandığı tek ilke yenilik olan “yeninin bulunduğu yerde başka meziyete gerek yoktur” diyen bir nevi batıyı temsil eden bir karakter. Hayri İrdal, o zaman ki içinde bulunduğu durumu “Ben tek çare olarak yalnız evcek bizi alıp götürecek bir salgın, bir felaketle bu işler hallolur sanıyor, onu bekliyordum” diyor yani tam Halit Ayarcı’nın aradığı, zavallı ve kaybedecek bir şeyi olmayan insan tipi. Halit Ayarcı öylesine akıllı, öylesine laf cambazı bir adam ki Hayri İrdal’ı avucunun içine alıyor ve kukla gibi oynatıyor. Hayri İrdal’ın karakterini değiştiriyor. Hayri İrdal, Nuri Efendi’nin yolundan gittiğinde yoksulluk peşini bırakmayacak, Halit Ayarcı’nın yolunda ise refah, saygınlık ve üne kavuşacaktır. Dolayısıyla Hayri İrdal roman boyunca bir ikilem içindedir. Anlaşılacağı gibi Nuri Efendi eskiyi ve Doğu’yu, Halit Ayarcı ise yeniyi ve Batı’yı temsil etmektedir. Gerçi ben hala genel anlamda bu karakter değişiminde para ya da gücün karakteri olumsuz yönde değiştiren bir kavram mı yoksa aslında bozuk olan karakterin ortaya çıkmasını sağlayan bir araç mı olduğu konusunda çözümleme yapabilmiş değilim.
Hikayede anlatıcının yani Hayri İrdal’ın parayla birlikte karakteri bozulur ama okurken ona kızmazsınız, o hala sünepe hala acınası adamdır. Çünkü Tanpınar okuyucuya Hayri İrdal’ı ta en başından çocukluğundan itibaren anlatır. Biz onun neler yaşadığını biliriz. Acırız, üzülürüz ve filmlerdeki iyi adam gibi hep kusurlarını mazur görürüz, artık yüzü gülsün isteriz, ona sahip çıkarız. Bir nevi ona torpil geçer objektifliğimizi kaybederiz. Zaten o da paranın peşinden giderek hata yaptığını, bunu da iradesinin zayıflığından kaynaklandığını kabul eder. İyice severiz. Ama bana sorarsanız ben –arada- bir hayatı onaylamam. Aslında “yapmak istemiyorum da şu şu nedenlerden dolayı yapıyorum” tarzı mazeretli bir hayattansa evet yapıyorum ya da hayır yapmam gibi kararlı bir duruş taraftarıyım. O yüzden benim bu hikayedeki kahramanım Hayri İrdal değil, Halit Ayarcı’dır.
Romandaki önemli bir yer edinen bir diğer karakter, Hayri İrdal'ın bir kızgınlık anında Andronikos'un hazinelerinin yerini biliyorum diye şaka yaptığı esnada mahkemeye düşmesi sonucu kendisine paranoya teşhisi konularak kliniğe sevk edildiği sırada kendisini tedavi eden, psikanalize kafayı takmış Dr. Ramiz karakteridir. Dr. Ramiz, nerede duracağını bilmeyen kafası karışmış Türk Aydınını temsil ediyor.
Bir başka karakter Hayri İrdal’ın musikiden anlamayan berbat sesiyle yine de assolist olmak isteyen bir baldızı vardır. Hayri İrdal böylesi yeteneksizliğin gülünç olduğunu savunsa da Halit Ayarcı baldızı assolist yapar hem de tüm ülkenin alkışlarla dinlediği bir assolist. Bence en güzel ironilerden biri buradaydı. İşte bu bölüm Türkiye’nin resmidir. Kimilerini şarkıcı, kimilerini yazar ve televizyondaki anlamsız dizi ve programlara raiting kazandırarak kimilerini de kanal sahibi yapan bu kitle. Bu başarı gibi görünen kavram; çalışmanın, bilginin, emeğin ürünü değil, Tanpınar’ın da belirttiği gibi beyinsiz bir güruhun ürünü.
Romanda Hayri İrdal’ın öldükten sonra dirilen halası, karısı, kızı paranın ve gücün etrafındaki riyakarlıklarıyla ayrı bir inceleme konusu. Fakat romanda en az bahsi geçen ama babası gibi kolay yoldan zengin olmak istemeyen tıp okumak için yatılı okula giden Hayri İrdal’ın oğlu Ahmet, olması gereken insan profilidir.
Romandaki anlatım teknikleri ve ironiler esasıyla çok yerde okuyucuya yorum hakkı doğmuştur. Benim bu kitapta tarihin gerçekliğine inandığım şu düşüncenin temelleri kuvvetlendi. Tarihi kimler, neye göre yazıyor? Ben hep tarihin, dönemin çıkar çatışmalarıyla örtüşecek şekilde bize aksettirildiği görüşündeyim. İdeoloji, yaşayabilmek için kendisine tarihi temeller kurmak zorundadır. Bu romanda da enstitünün güvenirliği ve gerekliliğini ispatlamak için Ahmet Zamani Hazretleri adında hiç olmayan bir adamın kitabını yazıyorlar. Halit Ayarcı’nın dediği “tarih günün emrindedir” sözüyle hakikati ideolojinin emrine veriyorlar. Sahte bir tarih üzerinden ideoloji yaparak çıkar sağlamak…
Kitapta kendime çıkardığım en güzel pay ise, Halit Ayarcı’nın realist olmakla ilgili söyledikleri. “Realist olmak yani hakikati olduğu gibi görmek; tek başına ne işe yarar? Bir sürü eksikler ve ihtiyaçlar hazırlamak insanı yolundan alıkoymaktan başka ne işe yarar? Hakikati düzelteceğim diye uğraşmak bozgunculuktur. Asıl sorulması gereken soru “elimdeki verilerle ne yapabilirim? “ realist düşünce tarzı bir süre sonra insanı mükemmeliyetçi yaklaşıma götürüyor. Sonuç: mutsuzluk, yalnızlık…
Kitapta günümüzde de gördüğümüz devlet kurumlarının işleyişlerine, akraba, eş- dost kayırmalarına ironik bir dille göndermeler yapılmıştır. Hayri İrdal’ın hiçbir iş yapmadan maaş aldığı Saatleri Ayarlama Enstitüsünde “biz hiçbir iş yapmıyoruz, burada ne yapacağız?” demesi üzerine Halit Ayarcı’nın “önce insan gelir, sonra iş. İş insana göre icat edilir” söylemi gereksiz kadrolaşmayı açıklıyor. Güya saatlerin ayarsızlığı yüzenden zaman kaybını önlemek amacıyla bir enstitü kurulmuş, onca demirbaş ve personel alınmış, çeşitli cemiyetler, istasyonlar yapılandırılmış aslında hiç var olmayan bir iş üzerinden asalak insanlara para kazandırılmış.
Romanın sonunda Amerika’dan bir heyet gelir Saatleri Ayarlama Enstitüsünün gereksiz olduğuna karar verir ve kapatılması ister. Ancak Halit Ayarcı burada da devreye girer enstitüyü kapatmaz tasfiye eder, orada çalışanları tasfiye halinde olan enstitü komisyonunda görevlendirir. Yani Tanpınar bu sistemin çökmeyeceğinin sinyallerini 1960’lı yıllarda Saatleri Ayarlama Enstitüsüyle bize veriyor.
Kitapla ilgili enteresan bir durum var. Tanpınar tarafından yazılmış fakat romana dâhil edilmemiş bir mektuptan bahsediliyor. Güya Dr. Ramiz, Halit Ayarcı’ya Hayri İrdal’ın bir paranoya hastası olduğuna dair mektup yazmış. Eğer bahsi geçen mektup romana dahil edilmiş olsa idi roman boyunca kafamızda şekillenen karakterler ve dolayısıyla o günün toplum yargısı ve değerleri tamamıyla alt üst olurdu. Mektup roman eklenmeyecekti madem o zaman Tanpınar o mektubu niçin yazmış diyeceksiniz. Eleştirmenlere göre şöyle; Tanpınar romanda devirleri eleştirdiği için başına bir iş gelebilir düşüncesiyle gelecek tepkilere göre mektubu romanın başına ya da sonuna koymayı planlıyordu. O dönem gerek duymamış olsa gerek, romana mektubu dahil etmemiş. İlginç ama akıllıca bir yöntem. Sabahattin Ali gibi düşüncelerinden dolayı faili meçhul bir cinayete kurban gitmek de var işin sonunda! Fakat ben yine de yazarın kaleminin cesur olması taraftarıyım nitekim Tanpınar’da öyle yapmış. Fakat benim gibi düşünmeyen eleştirmen -yazar Konur Ertop gibi kitabın diğer baskılarında bu mektup konulmalı düşüncesinde olanlarda var muhakkak.
Ve Saatleri ayarlama enstitüsünün benim için ana fikri şu:
Bugün kafa yorduğumuz; kendimiz olma, etik ve ahlaki değerler, Doğu-Batı sentezi, yüksek medeniyet, sosyal problemler, insan ilişkileri vs aslında dünyada insanlar için bunların hiçbir önemi yok. Bunu nereden anlıyoruz biliyor musunuz? Kooperatif meselesinden. Orada “insanları idare eden şey sadece paradır” deniyor. Kooperatif meselesine kadar insanların sadece para verip saatin kaç olduğunu öğrendiği sırtını bürokrasiye dayamış bir kurum olan Saatleri Ayarlama Enstitüsünde sözde çalışan, aldığı paranın karşılığını verip vermediğini sorgulamayan insanlar; çıkarlarına ters düşen bir durumda itiraz ediyorlar. Yani; insanların saatleri ancak çıkarları ortak olduğunda aynı yönü gösteriyor. Menfaatleriniz ortak değilse aynı yöne bakmıyorsunuz.

Yazan: Gül ULUCAN EKMEN
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...